Haftanın Vaazı: İslam'da İş Ahlakı PDF

Çankırı İl Müftülüğü Vaizi Hüseyin YAZICI Hoca tarafından hazırlanmış olan 15.09.2023 tarihli "Ahilik ve İslam'da Ticaret Ahlakı" konulu haftanın Cuma vaazı sitemize yüklenmiştir.

VAAZ KONUSU: AHİLİK VE İSLAM’DA TİCARET AHLAKI

Kişinin hayatını devam ettirmesi, kendi ve sorumluluğu altındakilerin ihtiyacını giderebilmesi için çalışması, üretmesi ve ihtiyacı olanı satın alması gerekmektedir. Çalışmak, üretmek, ticaret dünya hayatının gereklilerindendir. Rabbimiz:

وَاَنْ لَيْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَا سَعٰى وَأَنَّ سَعْيَهُ سَوْفَ يُرَى

"İnsan için ancak çalışıp kazandığı vardır. Şüphesiz onun çalışması ileride görülecektir." (Necm, 53/39-40) buyurmuştur. Peygamber Efendimiz (s.a.s.):

مَا أَكَلَ أَحَدٌ طَعَامًا قَطُّ خَيْرًا مِنْ أَنْ يَأْكُلَ مِنْ عَمَلِ يَدِهِ

Hiç kimse, çalışıp kazandığından daha hayırlı bir yemek yememiştir…” (Buhârî, Buyû, 15) buyurarak bereketin, huzur ve afiyetin kişinin kendi çalışıp, elde ettiğinde el emeğinde olduğuna dikkat çekmiştir. Bereket ve huzur kişinin kazancının helalliğindedir.

Cuma suresi 9. ayet-i kerime de Cuma namazı için Allah’a zikre koşulması, alışverişin bırakılması buyrulmaktadır. Namaz sonrası ise;

فَاِذَا قُضِيَتِ الصَّلٰوةُ فَانْتَشِرُوا فِي الْاَرْضِ وَابْتَغُوا مِنْ فَضْلِ اللّٰهِ وَاذْكُرُوا اللّٰهَ كَث۪يرًا لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

Namaz kılınınca, artık yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan nasibinizi arayın. Allah’ı çok zikredin ki kurtuluşa eresiniz.” (Cuma, 62/10) Ayeti kerimeler dünya ile ahiret arasında güzel bir denge kurulması gerektiğini hatırlatıyor. Ahiret inancı güçlü olan bir kişi dünyadaki işine, çalışmasına dikkat eder. Müslümanlığının kalitesinin alış verişindeki hassasiyetiyle orantılı olduğu şuuruyla yaşar.

İş ve ticaret hayatında dünya ahiret dengesi iyi kurulmalıdır. İş hayatına atılırken, meslek tercih ederken, bir işte çalışırken yapılan işin dinen meşru ve helal olması gerekmektedir.

İslam dini ticarette aldatmaya, haksız kazanca, güvensizliğe yol açacak bütün yolları kapamış, ticarî hayatı dini ve ahlaki ilkelerle tanzim etmiştir.

Ticaret Hayatında İlkeler

Dürüstlük

اِنَّ رَسُولَ اللّٰهِ ‏ ‏صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ‏ ‏مَرَّ عَلٰى ‏ ‏صُبْرَةِ ‏ ‏طَعَامٍ فَأَدْخَلَ يَدَهُ فِيهَا ‏ ‏فَنَالَتْ ‏ ‏أَصَابِعُهُ بَلَلًا

Peygamberimiz (s.a.s.), bir gün bir buğday yığınının yanına gelmiş, elini buğdayın içine soktuğunda parmaklarına ıslaklık dokunmuştu. Bunun üzerine sahibine,

مَا هٰذَا يَا صَاحِبَ الطَّعَامِ

"Bu ne?” diye sordu. Buğdayın sahibi;

أَصَابَتْهُ السَّمَاءُ يَا رَسُولَ اللّٰهِ

"Onu yağmur ıslattı, ey Allah'ın Resûlü!” deyince, Peygamberimiz;

أَفَلَا جَعَلْتَهُ فَوْقَ الطَّعَامِ كَيْ يَرَاهُ النَّاسُ ‏ ‏مَنْ غَشَّ فَلَيْسَ مِنّ۪ي

"O ıslak kısmı, insanların görmesi için üste çıkarsaydın ya. Aldatan benden değildir" (Müslim, İman, 43) Hz. Peygamber (s.a.s.) tüketiciyi korumaya yönelik çarşı pazar denetimini yapmış, malın kusurunu gizlemenin helal olmadığını buyurmuştur.

Ticarette, alış verişte en önemli ölçü dürüstlüktür. Satılan malın kalitesi, sağlamlığı, varsa kusuru gizlemeden, yalan söylemeden karşı tarafa söylenmelidir.

Allah Resulü (s.a.s.) sözünde ve işinde doğru tüccar hakkında şöyle buyurmuştur:

التَّاجِرُ الْأَمِينُ الصَّدُوقُ الْمُسْلِمُ مَعَ الشُّهَدَاءِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ

Güvenilir, dürüst, Müslüman tacir, kıyamet günü şehitlerle beraberdir.” (İbn Mace, Ticaret, 4)

Güvenilir satıcının halk arasında ve Hakk katında itibarı vardır. Allah katındaki değeri daha büyüktür. O, dürüstlüğü sebebiyle ahirette şehitlerle beraber olma, onlarla cennette bulunma şerefi ile ödüllendirilecektir.

Kıssa: İmam-ı Azam Ebu Hanife, ilimle meşgul olduğu gibi ticaretle de meşgul olurdu. Ti­cari iş­le­ri­ni ve­ki­li va­sı­ta­sıy­la yü­rü­tür, ken­di­si de ya­pı­lan ti­ca­re­tin he­lâl dairesi için­de olup ol­ma­dı­ğı­nı kont­rol eder­di. Bu hu­sus­ta o kadar has­sas­tı ki bir de­fa­sın­da or­ta­ğı Hafs bin Ab­dur­rah­man’ı ku­maş sat­ma­ya göndermiş ve ona:

“–Ey Hafs! Mal­da şu şu özür­ler var. Onun için bu­nu müş­te­ri­ye söy­le ve şu ka­dar ucu­za sat!” de­miş­ti.

Hafs da, ma­lı İmam’ın be­lirt­ti­ği fi­ya­ta sat­mış, an­cak on­da­ki öz­rü müş­te­ri­ye söy­le­me­yi unut­muş­tu. Du­ru­mu öğ­re­nen Ebu Hanife Haz­ret­le­ri, Hafs bin Ab­dur­rah­mân’a:

“–Ku­ma­şı alan müş­te­ri­yi ta­nı­yor mu­sun?” di­ye sor­du.

Hafs’ın, müş­te­ri­yi ta­nı­ma­dı­ğı­nı be­lirt­me­si üze­ri­ne İmam-ı Azam Ebu Hanife, he­lâl ka­zan­cı­nın le­ke­le­ne­ce­ği en­di­şe­siy­le, sa­tı­lan mal­dan el­de edi­len ka­zan­cın ta­ma­mı­nı sa­da­ka ola­rak da­ğıt­tı.

İmam-ı Azam Ebu Hanife, kazancına şüphe karışmasını, helal kazancına leke sürülmesini istememiş ve böyle davranmıştır.

وَلاَ تَأْكُلُواْ أَمْوَالَكُم بَيْنَكُم بِالْبَاطِلِ

Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin.” (Bakara, 2/188) Rabbimiz haksız kazancı yasaklıyor.

Dürüstlüğün zıddı olan yalan söz ve yalan yemin Müslümana yakışmayan bir davranıştır. Ticaret hayatında aldatma, hile, sözünde durmama, yalan söyleme kişinin itibarının kaybına, güvenin zedelenmesine sebep olur. Uhrevî boyutuyla bunlar kul hakkıdır, dünyada telafi edilmediğinde ahirette hüsrana uğranmasına sebep olacaktır.

Ölçü ve Tartıyı Tam Yapmak

أَوْفُوا الْكَيْلَ وَلَا تَكُونُوا مِنَ الْمُخْسِرِينَ ﴿١٨١﴾ وَزِنُوا بِالْقِسْطَاسِ الْمُسْتَقِيمِ ﴿١٨٢﴾ وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ أَشْيَاءهُمْ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْأَرْضِ مُفْسِدِينَ ﴿١٨٣﴾

Ölçüyü tastamam yapın, (insanların hakkını) eksik verenlerden olmayın. 181﴿ Doğru terazi ile tartın. 182﴿ İnsanların hakkı olan şeyleri kısmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. 183﴿” (Şuara, 26/181-183)

وَيْلٌ لِّلْمُطَفِّفِينَ ﴿١﴾ الَّذِينَ إِذَا اكْتَالُواْ عَلَى النَّاسِ يَسْتَوْفُونَ ﴿٢﴾ وَإِذَا كَالُوهُمْ أَو وَّزَنُوهُمْ يُخْسِرُونَ ﴿٣﴾ أَلَا يَظُنُّ أُولَئِكَ أَنَّهُم مَّبْعُوثُونَ ﴿٤﴾ لِيَوْمٍ عَظِيمٍ ﴿٥﴾ يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ ﴿٦﴾

İnsanlardan alırken ölçüp tarttıklarında tam, onlara vermek için ölçüp tarttıklarında ise noksan yapan hilekârlara yazıklar olsun! 1-3﴿ Onlar düşünmezler mi ki, büyük bir günde (hesap vermek için) diriltilecekler! Öyle bir gün ki, insanlar o günde âlemlerin Rabbinin huzurunda divan duracaklardır. 4-6﴿”

“Ölçü ve tartıyı eksik yapanlar” anlamındaki mutaffifîn, Kur’an-ı Kerimde bir surenin ismi olmuştur. Surede ölçü ve tartıda hile yapanlar şiddetli bir şekilde uyarılmış, ahirette yaptıklarından hesap verecekleri hatırlatılmıştır.

İşi İyi Güzel Ve Sağlam Yapmak:

وَأَحْسِنُوَا إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ

Yaptığınızı güzel yapın; Allah güzel yapanları sever.” (Bakara, 2/195)

إِنّ اللَّهَ تَعَالى يُحِبّ إِذَا عَمِلَ أَحَدُكُمْ عَمَلاً أَنْ يُتْقِنَهُ

Hz. Peygamber (s.a.s.) de: “Allahu Teâlâ, bir iş yaptığınız zaman onu sağlam ve güzel yapmanızı sever.” (Beyhakî, Şüabü’l-İman, 4/334) buyurmuştu.

Çalışan işçi, memur işini iyi yapmalıdır. Mesaisine dikkat etmeli, aldığı ücretin hakkını vermelidir. Şayet yaptığı işi iyi yapmayan, kul hakkına girmiştir. Aldığı ücreti helal ettirememiştir. Kazancı helal olmayan ibadet hayatında manevi hazzı ve huşuyu yakalayamaz. Hadisi şerifte kazancı helal olmayan, yediği içtiği haram olanın duasının kabul olmayacağı buyrulmuştur. (Darimi, Rikak, 1)

İşveren, patron ise işçisinin hakkını gözetmeli, çalıştırdığı mesaisinin ücretini zamanında ödemelidir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

أَعْطُوا الْأَجِيرَ أَجْرَهُ قَبْلَ أَنْ يَجِفَّ عَرَقُهُ

İşçiye ücretini, (alnının) teri kurumadan veriniz.” (İbn Mace, Ruhun, 4)

Günümüzde işçilerin sigorta primlerinin tam yatırılmaması, ücretlerinin zamanında ödenmemesi bir kul hakkıdır.

Ödemenin Zamanında Yapılması

Borçlu imkanı olduğu müddetçe söz verdiği zamanda borcunu ödemelidir. Zira alıcı borcunu zamanında ödemek üzere satıcıya söz vermiştir. Verilen sözün yerine getirilmesi gerekmektedir. Rabbimiz şöyle buyurmuştur:

وَاَوْفُوا بِالْعَهْدِۚ اِنَّ الْعَهْدَ كَانَ مَسْؤُ۫لاً

Ahde vefa gösterin; çünkü ahid sorumluluk doğurur.” (İsra, 17/34)

Zamanında ödenmeyen borç, alıcıyı zor duruma düşürecektir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

مَطْلُ الْغَنِيِّ ظُلْمٌ

Maddi imkanı olan kişinin borcunu bekletmesi zulümdür.” (Müslim, Müsakat, 33)

إِنَّ خِيَارَكُمْ أَحْسَنُكُمْ قَضَاءً

Sizin en hayırlınız borcunuzu en iyi şekilde ödeyeninizdir.” (Buhari, Vekalet, 5)

Fırsatçılık ve Karaborsacılık Yapmamak

لاَ يُؤْمِنُ اَحَدُكُمْ حَتّٰى يُحِبَّ لِاَخِيهِ مَا يُحِبُّ لِنَفْسِهِ

Sizden birisi kendisi için arzuladığını mümin kardeşi için de arzulamadıkça kâmil imana ulaşamaz.” (Buhârî, İman, 7) Allah Resulü (s.a.s.) Efendimizin bu sözü alış verişte de önemli bir ölçü olmalıdır.

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) pazardan haberi olmayan üreticinin şehir dışında karşılanarak, mallarının pazara girmeden satın alınmasını yasaklamıştır. (Müslim, Büyu’, 4) Bu uygulamanın temelinde aldatma, tekelcilik oluşturma, böylece fiyatların yükseltilmesi, tüketicinin zarara uğraması gibi kötü niyet vardır.

Samimiyet ticarette de olmalı, kişi kendi kazancını düşünmekle birlikte, başkalarını da düşünmesi gerekir. Maalesef günümüzde madde, haz, kazanç ve harcama üzerine kurulu dünya düzeni oluşturulmaya çalışılmaktadır. İslam dini hayatın sadece bu dünya ve maddiyat üzerine olmadığını, ahiretin ve değerlerin olduğunu bize hatırlatmaktadır. Satıcının piyasayı düşürmemek veya yükseltmek için ürünü çöpe dökmesi hem İslam’ın ruhuna aykırıdır hem de israftır. Rabbimiz her nimetten hesaba çekileceğimizi hatırlatmaktadır:

ثُمَّ لَتُسْـَٔلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعٖيمِ

Nihayet o gün nimetlerden elbette sorguya çekileceksiniz.” (Tekasür, 102/8)

Kıssa: Hz. Ebu Bekir hilafeti döneminde bir kıtlık yaşanmıştı. O günlere Hz. Osman'a ait bir ticaret kervanının Şam'dan gelmekte olduğu ve ertesi sabah kervanın Medine'ye ulaşacağı haberi geldi. Medine’nin tüccarı kervandaki malları satın almak üzere Hz. Osman’a gelirler. “Ölçek başına bir veya iki dirhem vereceklerini” söylerler. Hz. Osman: “Bundan daha fazlasını veren oldu.” Diye cevap verir. Tacirler “Peki¸ dört dirhem verelim.” diyerek pazarlığa devam ettiler. Fakat Hz. Osman¸ bu kez de yine: “Bundan daha fazlasını verdiler.” dedi. Esnaf¸ bu sıkı pazarlık karşısında: “Peki¸ beş dirhem verelim¸ yetmez mi?” deyince Hz. Osman: “Hayır¸ daha fazlasını verdiler.” dedi ve diretti. Bu durumu hayretle karşılayan esnaf: “Ey Osman! Medine'de bizden başka esnaf yok. Bizden önce de buraya başka birileri gelmediğine göre sana bundan daha fazla kâr veren kim olabilir?” diyerek hayretlerini ifade ettiler.

Esnaf¸ bu durumu Halife Hz. Ebu Bekir'e bildirip üzüldüklerini ifade ettiler. Hz. Ebu Bekir¸ Hz. Osman'ı herkesten iyi tanıdığı için, “Siz onun sözünü yanlış anlamışsınızdır. Buyurun¸ beraber gidelim ve durumu kendisinden öğrenelim.” Hz. Osman'ın yanına vardıklarında Hz. Ebu Bekir: “Ey Osman¸ bu insanlar sözlerine üzülmüşler. Ne dersin? Meselenin aslı nedir?” dedi. Hz. Osman şöyle cevap verdi: “Ey Rasûlullah'ın halifesi! Onlardan daha iyi alıcı olan biri¸ 1'e 700 veriyor. Biz de buğdayı 1'e 700 verene sattık.” Hz. Osman bu sözleriyle¸ kervandaki malını Allah yolunda sadaka olarak verdiğini ifade etmek istiyordu. En sonunda Medine'nin toptancı esnafına niyetini şu şekilde açıkladı: “Bakınız¸ Yüce Allah şahidimdir. Bu kervanın yükünün tamamını sırf Allah rızası için perişan durumdaki insanlara ve Müslümanların yoksullarına sadaka olarak dağıtmaya niyet etmiş bulunuyorum.”

Halife Hz. Ebu Bekir¸ Hz. Osman'ın bu cömert tutumunu çok beğendi. Bundan sonra Hz. Osman¸ 100 deveden indirdiği erzakı Medine'de bulunan fakir insanlara karşılıksız olarak dağıttı.

Hz. Osman da istese fırsatı değerlendirir ve daha çok kazanırdı. İstediği fiyata da satardı.

İslam ticaret hukukunda karaborsacılık yasaklanmıştır. Karaborsacılık darlığı kamuya zarar verecek tüketim mallarının kıtlık yaratmak amacı ya da fiyat artışı beklentisiyle piyasadan çekilmesidir. Karaborsacılıkla piyasada yapay/sunî bir kıtlık oluşturulmakta, piyasa istikrarının bozulmasına sebep olmakta, az emekle çok kazanılmaktadır. Karaborsacılık İslam’ın ruhuna uymayan, şefkat ve merhamet esasına dayanan İslam Ahlakına ters, dinen çirkin ve kötü bir davranış olarak kabul edilmiştir. Mezheplerin çoğuna göre karaborsacılık haramdır.

Üreticinin kendi zirai ve sanai ürününü stok etmesi ise karaborsacılık değildir. Bolluk ve ucuzluk zamanında stok yapılması caizdir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

مَنِ احْتَكَرَ فَهُوَ خَاطِئٌ

Karaborsacılık yapan kimse günahkârdır.” (Müslim, Müsakat, 129)

الْجَالِبُ مَرْزُوقٌ وَالْمُحْتَكِرُ مَلْعُونٌ

İnsanlara satmak üzere mal getiren rızıklandırılır, malını stoklayıp karaborsaya düşüren ise lanetlenir.” (İbn Mace, Ticaret, 6)

Ticaret erbabının kazanması, sermayesini çoğaltması pek tabii normaldir. Ancak fiyatların yükselmesi için malı stok yapması, insanların ihtiyacı varken satmaması hem dînî hem de insanî olarak doğru kabul edilmez. Hadisi şeriflerde bu durum şiddetle yasaklanmıştır. (Hadislerle İslam, Komisyon, DİB, Ankara 2014, V, 205)

Resûlullah (s.a.s.) bir bayram günü ashâbından bazılarıyla birlikte bayramlaşmaya çıkmıştı. Ebû Kesîr’in evine vardıklarında, avluda kasapların toplandığını ve câhiliye günlerini yâd ettiklerini gördü. Allah Resûlü onlara, Ey insanlar! Şu söyleyeceklerimi iyi belleyin: Karaborsacılık yapmayın. Müşteri kızıştırmak için fiyat artırmayın. Satış için pazara mal getiren yabancı tüccarın malını, pazara girip fiyatları öğrenmeden satın almayın. Şehirde oturan (piyasayı bilen) kişi, (piyasayı bilmeyen) köylü namına satış yapmasın. Hiç kimse kardeşinin pazarlığı bitmeden müşteriye yeni fiyat teklif etmesin!” (Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, XXII, 382.) O dönemde şehirli sermaye sahipleri piyasa fiyatından habersiz şehir dışından gelen tacirleri veya köylüleri yolda karşılayarak malları ucuza kapatıp, stoklayıp sonrasında yüksek fiyata satarlardı. Bu uygulamayı Allah Resulü (s.a.s.) yasaklamıştı.

Ahilik:

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) gençlik yıllarında Abdullah b. Cüd’ân’ın evinde yapılan bir antlaşmaya (hilfül-fudul) katılmıştı. Antlaşmada zulme uğrayanların haklarını zalimden alıncaya kadar mücadele edeceklerine, Mekke halkından veya Mekke’ye dışarıdan gelen kimselerden haksızlığa uğrayanların yanlarında yer alacaklarına, zalimden hakkını alıncaya kadar destekleyeceklerine dair karar aldılar. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bu antlaşmayı övgüyle bahsetmiştir “Ben Abdullah b. Cüd’ân’ın evinde bir antlaşma yapılırken bulundum. Bu antlaşmayı güzel ve kızıl develere değişmem. İslam’da böyle bir antlaşmaya katılsam derhal kabul ederim.” (İbn Hişam. 1/134; İbn Hanbel, 1/190; İbrahim Sarıçam, Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı, 68-69)

Hz. Peygamber (s.a.s.) hicretten sonra Medine’ye geldiğinde Beni Saide bölgesindeki açık bir alanı pazar yeri olarak seçti ve bir pazar nizamnamesi hazırladı. Tecrübeli bir tacir olan Hz. Peygamber (s.a.s.), zaman zaman kendisi de pazarı denetlediği gibi, pazarı kontrol için görevliler tayin etmişti. Bunlardan biri Ömer b. Hattab, diğer Semra bint Nuheyk isimli kadın sahabidir. (Sarıçam, 310)

İslam dini ticaret hayatını düzenleyen, üreticinin, satıcının ve tüketicinin haklarını koruyan kural ve ilkeler koymuştur. Hz. Peygamber’den (s.a.s.) sonra İslam coğrafyasında fütüvvet adı verilen esnaf birlikleri ortaya çıkmıştır.  Anadolu’da ise 13. yüzyılda Şeyh Nasîrüddin Mahmûd, bilinen ismiyle Ahî Evran tarafından, toplumun ihtiyacı olan meslek ve sanat alanlarında insan yetiştirmek, aynı zamanda bu kişilerin ahlaken gelişmesini sağlamak amacıyla sosyo-ekonomik ve dinî bir teşkilat olan ahilik kurulmuştur.

Ahilik, Arapça “kardeşim” mânasındaki  ahî kelimesinden ya da Türkçe’deki cömert anlamında “akı”dan türemiştir. Ahilik, şehir, kasaba ve köylerde orta ve küçük esnaf, çeşitli zanaatkârlardan oluşan üyelerin haklarını korurken, diğer taraftan onları disipline etmiştir. Ahi birlikleri meslekle ilgili sıkıntıları çözmekte, mal ve kalite kontrolü yapmakta, fiyatların belirlemekte, diğer taraftan mensuplarının devletle olan ilişkileri düzenlemekteydiler. Ahilikte, mesleğin geleceği açısından çırakların yetiştirilmesine de çok büyük önem verilmekteydi. Ahiler şehre gelen yabancıları karşılar, onları koruma ve kollama ve her türlü ihtiyaçlarını temin görevini üstlenirdi. Ahi zaviyesinde mesleki bilgi ve kuralların yanında manevi değerler de öğrenilirdi.

Ahîliğe giriş şerbet içmek (şürb), şed veya peştemal kuşanmak, şalvar giymekle gerçekleşmekteydi. Ahîlik bünyesi içindeki esnaf birlikleri ustalar, kalfalar ve çıraklardan oluşuyordu. Çıraklıktan itibaren birlik içinde yükselmek için meslekî ehliyet ve liyakat şarttı. Çıraklar mesleği çok iyi öğrenmedikçe dükkân açamazlardı. Esnaf ve dükkân sayıları, iş aletleri ve tezgâhlar sınırlandırıldığı gibi ihtiyaca göre mal üretimi de esastı.

Ahilik teşkilâtına girecek kimse ilk önce Ahîliğin nizamnâmelerini içeren fütüvvetnâme isimli kitaplarda belirtilen dinî ve ahlâkî emirlere uymak zorunda idi. Fütüvvetnâmelere göre, teşkilât mensuplarında bulunması gereken vasıflar vefâ, doğruluk, güvenilir olma, cömertlik, tevazu, kardeşlere nasihat, onları doğru yola sevketme, affedici olma ve tövbe idi. Şarap içme, zina, yalan, gıybet, hile gibi davranışlar ise meslekten atılmayı gerektiren sebeplerdi. (Nesimi Yazıcı, İlk-Türk İslam Devletleri Tarihi, Ankara 2015, s.321-322; Ziya Kazıcı, Ahilik, DİA, İstanbul 1998, 1/540-542)

Ahîlik teşkilatına intisâb edecek kişiye daha ilk adımda uyması gereken dinî ve ahlakî emirler hatırlatılmakta, bunlardan herhangi birisine uymadığı ya da fütüvvet ehline yakışmayan bir harekette bulunduğunda derhal meslekten ihraç edileceği kendisine bildirilmektedir. Ahiliğe giriş merasiminde “nereye varırsan izzet ve hürmetle var, nerede oturursan edeple otur, bir söz söylersen hikmetle söyle, söylemezsen dinle, kalktın mı hizmetle kalk” denilerek uyulması gereken dört emir bildirilmektedir.

Şed kuşanırken de şu sekiz öğüt verilirdi: “Allah’ın yolunu hatırla, dinini gözet, çekinme yolunu sıkı tut, ahiret işlerine hazırlan, insanların ayıplarını ört, kötü huyunu gider, insafı ver ve ahiret yurdunu al.”

Çankırı’nın geleneksel “Yaran” kültürünün de temelinde Ahilik vardır. Yaran sadece eğlence yönü olan bir oluşum değildir. Saygı, dürüstlük, misafirperverlik, görgü kuralları, yardımlaşma ve dayanışma, iş-meslek ahlakı gibi pek çok değerlerin, ahlak esaslarının öğrenildiği yerdir Yaran. Hem ahinin hem de yaranın kapısı açıktır yani misafirperverdir. Kalbi açıktır, kimseye karşı kin ve nefret beslemez. Alnı açıktır, yüz kızartıcı, mahcup edici işler yapmaz. Eli kapalıdır, harama el uzatmaz. Dili kapalıdır, kimse hakkında yalan, gıybet, iftira gibi kötü sözler söylemez. Beli kapalıdır, gayri ahlaki ilişki içinde olmaz, iffetlidir.

Ahilik Haftası münasebetiyle bütün esnaf ve zanaatkârlarımızın ahilik Haftasını tebrik ediyorum.

İslam da Gazilik ve Şehitlik (19 Eylül Gaziler Günü)

Değerli Kardeşlerim, 19 Eylül Gaziler Günü münasebetiyle; Bedir’den Malazgirt’e, Çanakkale den İstiklal Harbine ve 15 Temmuzdan bugüne dek dini devlet ve mülkü millet uğrunda canlarını feda eden aziz şehitlerimizi ve vefat eden gazilerimizi rahmetle yâd ediyor, hayatta olan gazilerimize sağlıklı uzun ömürler diliyorum.

İstiklal Marşı’mızda:

Bastığın yerleri ''toprak!'' diyerek geçme, tanı!

Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.

Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:

Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

Muhterem Müslümanlar!

Dinin yaşanması, nesillerin devamı, canın, iffetin ve mülkün muhafazası için vatana sahip olmak ve korumak gerekir. Vatan toprak parçası olmaktan öte maddi ve manevi değerlerin yaşanması ve korunması için gerekli bir varlıktır. Hz. Peygamber (s.a.s.) Efendimizin Mekke’den Medine’ye hicretle Yesrib’i vatan kılmış ve Medine’yi korumak için büyük mücadeleler vermiştir. Bilinmesi, yaşanması ve yaşatılması gereken değerlerden bir tanesi “şehitlik ve gaziliktir”.

İslam’da Şehitliğin Önemi:

Rabbimiz şöyle buyuruyor:

وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَمْوَاتٌۜ بَلْ اَحْيَٓاءٌ وَلٰكِنْ لَا تَشْعُرُونَ

Allah yolunda öldürülenler için "ölüler" demeyin. Hayır, onlar diridirler, fakat siz bilemezsiniz.” (Bakara, 2/154) Rabbimiz yolunda can veren şehitleri ölü olarak isimlendirilmemesini istiyor.

Şehit, Allah’ın huzurunda hazır bulunup, katında rızıklandırılacağı ve cennete gireceğini gördüğü için, ona bu isim verilmiştir. Şehit, din-ü devlet, mülk-ü millet için, vatan, bayrak, mukaddesat uğruna seve seve canını veren, gül bahçesine girercesine şehadet şerbetini içen, Allah’ın emaneti olan canı, O’nun yolunda feda edendir.

Sevgili Peygamberimiz şehitlere verilecek mükâfatı ve onların nail olacakları nimetleri şöyle anlatmaktadır: “Şehitlerin ruhları (âdeta) yeşil kuşların içindedir. Bu kuşların arşa asılı kandilleri vardır. Onlar cennette istedikleri yerde dolaşır sonra arşa asılı kandillere inerler. Allah onlara şöyle seslenir: "Herhangi bir şey arzu ediyor musunuz?" Onlar da, "Cennette dilediğimiz gibi dolaşabilirken başka ne arzu edebiliriz ki?" Yüce Allah onlara bunu üç defa sorar. Onlar Rablerinden bir şey dilemedikçe bırakılmayacaklarını anlayınca şöyle derler:

 قَالُوا يَا رَبِّ نُرِيدُ أَنْ تَرُدَّ أَرْوَاحَنَا فِى أَجْسَادِنَا حَتَّى نُقْتَلَ فِى سَبِيلِكَ مَرَّةً أُخْرَى 

Yâ Rab! Ruhlarımızı bedenlerimize geri döndürmeni ve senin yolunda bir defa daha şehit olmayı diliyoruz.” (Müslim, İmâre, 121)

İslam’da Gaziliğin Önemi:

Uhud Savaşı’nın hemen ertesiydi. Evs ve Hazrec Kabilelerinin önde gelenleri, tehlikelerden emin olmak için Allah Resûlü’nün kapısında gecelemişlerdi. Düşman uzaklaşmıştı, ama geri dönme ihtimali de yok değildi. Bu endişeden dolayı Allah Resûlü, sabah namazını kıldırdıktan hemen sonra Kureyş ordusunu takip etmek üzere ashâbına toplanma emri verdi. Hz. Bilâl’e verdiği talimata göre bu gazâya yalnızca Uhud Savaşı'na katılan mücahidler iştirak edebilecekti. Resûlullah dâhil olmak üzere, savaştan dönenlerin neredeyse tamamı yaralıydı. Ama Allah yolunda canlarını vermeye hazır olan bu mücahidler için bunun bir önemi yoktu. Üseyd b. Hudayr, Kâ’b b. Mâlik ve daha birçokları yaralı olmalarına rağmen Resûlullah’ın çağrısına uyarak toplandılar ve yola çıktılar. Bu güzide insanlar, yaralı hâllerine aldırmıyor, üstelik binek sıkıntısı da çekiyorlardı. Yarası hafif olanlar daha ağır durumda olanlara yardımcı oluyor, hatta onları sırtlarında taşıyordu. Kimsenin savaştan geri kalmaması için herkes elinden geleni yapıyordu. Sa’d b. Ubâde gibi bazı kimseler de yiyecek temin etmişti. Tüm zorluklara rağmen, yetmiş fedakâr gazi Allah Resûlü’nün çağrısıyla bir araya gelerek bütün varlıklarıyla, her şeye hazır olduklarını bir kere daha göstermişti. Hz. Peygamber, kendilerini Allah yoluna adamış bu yürekli gazilerden hayır dualarını esirgemiyordu. (Hadislerle İslam, 4/512)

Rabbimiz sahabenin bu güzide gazilerini bize haber vermiştir:

اَلَّذ۪ينَ اسْتَجَابُوا لِلّٰهِ وَالرَّسُولِ مِنْ بَعْدِ مَٓا اَصَابَهُمُ الْقَرْحُۜۛ لِلَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا مِنْهُمْ وَاتَّقَوْا اَجْرٌ عَظ۪يمٌۚ

Bunca yara aldıktan sonra yine Allah’ın ve peygamberin çağrısına koşanlar var ya işte onlardan bu güzel davranışta bulunan ve karşı gelmekten sakınanlar için de büyük mükâfat vardır.” (Ali İmran, 3/172)

“Hücum etmek, savaşmak; din uğrunda cihad etmek” mânasına gelen “gazâ” kelimesinden türeyen “gazi” kelimesi, din uğrunsa savaşan her müslümanın sıfatı, mücahid ile eş anlamlı unvandır. İslâmiyet’in yayılmasından sonra şehitlikle birlikte gazilik, neferden hükümdara kadar her savaşa katılanın almak istediği bir şeref unvanı olmuştur. (Abdülkadir Özcan, Gazi, DİA, XIII, 443-444) Gazi, Allah yolunda savaşa katılıp, hayatta kalan kimsedir. Gazi de şehit olmayı samimi olarak istemiş, ama ona bu makam nasip olmamış, “gazi” olmakla şereflenmiştir. Şehit olma arzusuyla sefere çıkan gazinin niyetinin halisliği nedeniyle elde edeceği dereceyi, Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle müjdelemiştir:

مَنْ سَأَلَ اللَّهَ الشَّهَادَةَ بِصِدْقٍ بَلَّغَهُ اللَّهُ مَنَازِلَ الشُّهَدَاءِ وَإِنْ مَاتَ عَلَى فِرَاشِهِ

Bir kimse Allah yolunda şehit olmayı can-u gönülden isterse, yatağında ölse dahi Allah onu şehitler derecesine ulaştırır.” (Müslim, İmare, 157)

Rabbimiz yolunda canını ortaya koyan gazi için meleklerine şöyle seslenir:

انْظُرُوا إِلَى عَبْدِي رَجَعَ رَغْبَةً فِيمَا عِنْدِي وَرَهْبَةً مِمَّا عِنْدِي حَتَّى أُهَرِيقَ دَمُهُ

“Benim katımdakileri (rahmetimi) arzulayıp benim katımdakilerden (azabımdan) çekinerek savaşmaya dönen ve sonunda kanı dökülen şu kuluma bir bakın!” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 36)

Bir hadisi şerifte Resul-i Ekrem (s.a.s.) Allah’ın elçilerini saymış ve şöyle buyurmuştur:

 وَفْدُ اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ ثَلاَثَةٌ الْغَازِى وَالْحَاجُّ وَالْمُعْتَمِرُ

Allah’ın elçileri üçtür: Gazi, hacı ve umreci.” (Nesâî, Cihâd, 13) Başka bir hadisi şerifte Hz. Peygamber (s.a.s.) Allah yolunda gaza eden gazinin, hacı ve umrecinin Allah’ın elçileri olduğunu, Cenab-ı hakkın bunların dualarının kabul edeceğini, istediklerini vereceğini, buyurmuştu. (İbn Mâce, Menâsik, 5)

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) gazinin ahiretteki durumunu şöyle haber vermişti:

عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : مَا مِنْ مَكْلُومٍ يُكْلَمُ فِى اللَّهِ إِلاَّ جَاءَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَكَلْمُهُ يَدْمَى، اَللَّوْنُ لَوْنُ دَمٍ، وَالرِّيحُ رِيحُ مِسْكٍ.

Ebû Hüreyre’nin naklettiğine göre, Resûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Allah yolunda yaralanan her bir yaralı muhakkak kıyamet gününde yarası kanayarak gelir. Rengi kan rengi, kokusu ise misk kokusudur.” (Buhârî, Sayd, 31)

Bilecik istasyonundan bir ana oğlunu uğurlarken cepheye:

-Hüseyin’im, yiğit oğlum benim! Dayın Şipka’da, baban Dömeke’de, ağaların Çanakkale’de şehîd düştüler. Bak son yongam sensin. Eğer, minareden ezan sesi kesilecekse, caminin kandilleri sönecekse sütüm sana haram olsun. Öl de köye dönme. Yolun Şipka’ya uğrarsa dayının ruhuna bir Fatiha okumayı unutma. Haydi oğul! Allah yolunu açık etsin” demiştir.

Hüseyin, son defa anacığının elini öpmüştü. Yaşlı gözlerle oğluna bakan Türk anası son evlâdın da dualarla bu şekilde cepheye uğurlamıştır. Şair ne güzel diyor:

Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır,

Toprak, eğer uğrunda ölen varsa; Vatandır.

Vatan, bayrak, ezan ve mukaddesat ecdadımızdan bize emanettir. Bu değerlerin bilinmesi ve nesilden nesile ulaştırılması gerekir. Din, vatan, ezan, bayrak, mukaddesat uğruna canını ortaya koymak, bu uğurda şehit olmayı arzulamak imanın eseridir. Unutulmamalıdır ki, dinin yaşanması, devletin ve milletin bekası, vatanın bağımsızlığı değerlerimize sahip çıkmakla mümkün olacaktır. Bu değerlerin bilinip, gelecek nesillere öğretilmesi hepimizin görevidir. İstiklal Marşı’mızda merhum Akif ne güzel ifade etmiştir:

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?

Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda!

Canı, cananı, bütün varımı alsın da Hüda,

Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda. 

Şehitlik ve gazilik çalışıp, didinmekle elde edilecek bir makam ve rütbe değildir. Şehit ve gazi insanın en kıymetli varlığı olan canını feda etmekte bir an tereddüt etmeyenlerdir. Onların geride bıraktığı aileleri ve yakınları toplumun emanetidir. Şehit ve gazi ailelerine destek olmak Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in bir emri ve sünnetidir.

Bu vesile ile, Bedir’de, Uhud’da, Malazgirt’te Kosova’da, Çanakkale’de, Kurtuluş Savaşı’nda, 15 Temmuz’da, terörle mücadelede din, vatan, bayrak, mukaddesat uğruna canını feda eden tüm şehitlerimizi, ahirete irtihal eden gazilerimizi rahmet ve minnetle yad ediyoruz. Rabbim ruhlarını şad, makamlarını cennet eylesin. Şehitlerimizin ailelerine Rabbimizden sabrı cemil niyaz ediyoruz. Hayatta olan gazilerimize ve yakınlarına sağlık ve afiyet diliyoruz. 

Hazırlayan: Hüseyin YAZICI
Çankırı İl Vaizi

25 Nis 2024 - 13:56 - Vaaz


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Mihrap Haber Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Mihrap Haber hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Mihrap Haber editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Mihrap Haber değil haberi geçen ajanstır.


Anket Sitemizde en çok hangi haberler ilginizi çekiyor?