1. HABERLER

  2. GÜNCEL

  3. Eğitimİş'ten eğitim raporu
Eğitimİş'ten eğitim raporu

Eğitimİş'ten eğitim raporu

Eğitim ve Bilim İşgörenleri Sendikası (Eğitimiş) Genel Merkezi 2011-2012 Eğitim - Öğretim yılını değerlendirdi.

A+A-

Eğitim ve Bilim İşgörenleri Sendikası (Eğitimiş) Genel Merkezi 2011-2012 Eğitim - Öğretim yılını değerlendirdi. Sitesinde yayınladığı raporda mevcut sistemin Cumhuriyeti tehdit eder hale geldiğini ifade eden Eğitimİş'in raporu aşağıdadır.

-------
2011-2012 EĞİTİM ÖĞRETİM YILI SONUNDA EĞİTİMİN DURUMU

2011–2012 Eğitim-Öğretim Yılı bugün sona erdi. Ancak eğitim sisteminin, eğitim ve bilim çalışanlarının yıllardır karşı karşıya kaldığı sorunlar, bu dönemde de artarak devam etmiştir. Cumhuriyetimizin en köklü kurumlarından olan Milli Eğitim Bakanlığı, Cumhuriyetin tasfiyesinin aracı haline getirilmiştir.

Uygulanan Eğitim Politikaları Cumhuriyeti Tehdit Eder Hale Gelmiştir

1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu ile belirlenen ve evrensel değerler olarak da kabul gören eğitimin bilimsel, çağdaş, laik, ulusal, parasız, eleştirel, objektifliği gibi ilkeleri bir kenara bırakılarak, eğitim belli bir ideolojiye hizmet eder hale getirilmiştir. Bakanlık, 3797 sayılı Milli Eğitim Bakanlığı Teşkilat Yasası’nda yer alan “Atatürk devrim ve ilkeleri doğrultusunda yurtsever öğrenci yetiştirme” görevinden 652 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile vazgeçmiştir.
Eğitim uygulamalarında pedagojik ve bilimsel ölçütler dikkate alınmadan, eğitim siyasi hesaplaşmanın arenasına dönüştürülmüştür.
6287 sayılı Kanun’la getirilen 4+4+4 eğitim sistemi ile 8 yıllık temel eğitim 4 yıla indirilmiş, kız çocuklarının, yoksul çocukların, köy çocuklarının ve engelli çocukların üst öğrenime devam etme olanakları ortadan kaldırılmıştır. Uygulama, çocuk işçiliğini, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ve ayrımcılığı, sınıfsal ayrışmayı, köy-kent kutuplaşmasını teşvik etmekte, çocukların toplumsallaşarak gelişiminin önünü kapatmaktadır.
2012-2013 Eğitim-Öğretim Yılı’nda başlaması düşünülen 4+4+4 eğitim uygulamasının en çok eleştiri alan yönü, çocukların okula başlama yaşının 72 aydan 60 aya indirilmesidir.
Zorunlu ilköğretime başlama yaşının bir yıl erkene alınması ve bunun sonucu olarak okulöncesi eğitimin zorunlu eğitimin dışına çıkarılması çocuğun gelişim ve eğitimine ilişkin bilimsel verilere uygun değildir. Bu yaş çocuklarının çoğu özbakım gereksinimlerini bile kendi kendilerine karşılayabilecek, temel eğitime hazır olmalarını sağlayan fiziksel ve zihinsel gelişimi gösterecek düzeyde olmayabilir. Öte yandan, bu çağdaki çocuklarımız için yeni müfredat programı 2 aylık alelacele bir çalışmayla uygulamaya konmak istenmektedir.
Eğitim sistemimizi alt üst edecek, ulusumuza ve ülkemize hiçbir katkı sağlamayacak olan bu eğitim modeli sadece imam hatip ortaokullarının önünü açmış, Fatih projesini Kamu İhale Yasası’nın dışında bırakarak yandaşa rant sağlamıştır.
Kendi YÖK’ünü oluşturarak üniversiteleri teslim alan siyasi iktidar, üniversiteleri ise bilim üreten kurumlar olmaktan çıkararak adeta yüksek liselere dönüştürmüştür. Üniversitelerimiz toplumun tüm sorunlarına duyarsız hale getirilmiş; ilkeli, dürüst akademik yeterliliğe sahip bilim insanlarımız çeşitli baskılarla üniversitelerden uzaklaştırılmışlardır.
TÜBİTAK ve TÜBA gibi en üst düzey bilimsel kurumlar, Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığına bağlanarak, bakanlığın sıradan iki dairesi haline getirilmiştir. Böylece özerk yapılarına son verilerek bilimsel çalışmaların evrensel boyutta ve ölçütlerde yürütülmesi engellenmiştir.

Milli Eğitim Bakanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın güdümüne girmiştir.

AKP iktidarının 10 yıllık döneminde eğitim, siyasal iktidarın egemen ideolojisinin önemli bir bileşeni haline getirilerek en fazla yıpratılan alan haline gelmiştir. Milli Eğitim Bakanlığı ulusal eğitimden uzaklaşmış, adeta Diyanet İşleri Başkanlığı’nın güdümüne girmiştir.
Milli Eğitim Bakanlığı’na nakil olan 5 personelden 1’i, Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan gelmektedir. Siyasal iktidarın eğitimi dinselleştirmeye yönelik uygulamaları bununla da sınırlı değildir. Eğitim müfredatı ve okullardaki her türlü uygulamada bunu görmek mümkündür.
Kur’an kurslarına giden ilköğretim öğrencilerinde yaş sınırının kaldırılmasının, üniversitelere girişte katsayı uygulamasına son verilerek İmam Hatip Liselerinden mezun olan öğrencilerin avantajlı duruma getirilmesinin, ilköğretim 4. sınıfta bile Arapça’nın seçmeli ders olarak okutulmasının, "Kutlu Doğum Haftası" adı altındaki faaliyetlerin 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlamalarıyla aynı haftaya denk getirilerek 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nın gölgede bırakılması, Milli Eğitim Bakanlığı aracılığı ile cemaat liderleri adına yarışmalar düzenlenmesi örneklerden bazılarıdır.
Yine Diyanet İşleri Başkanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı kanalıyla, yarıyıl tatilinde öğretmen, öğrenci ve velilere 10 günlük umre uygulamasını başlatmıştır.

Bütçeden Eğitime Yeterli Pay Ayrılmıyor

“Eğitime en çok biz bütçe ayırdık” iddiasında bulunan AKP İktidarının 2012 yılı bütçesinde Milli Eğitim Bakanlığı’na ayırdığı pay, 39 milyar 169 milyon TL’dir. Gayrisafi Yurtiçi Hâsıla’nın %2,75’ine karşılık gelen bu pay nitelikli eğitim hedefini gerçekleştirmekten çok uzaktır. Oysa nitelikli bir eğitim düzeyine yaklaşmak için OECD ülkelerinde olduğu gibi ulusal gelirin en az % 6’sının kamu eğitim harcamalarına ayrılması gerekmektedir.
Milli Eğitim Bakanlığı okullara yeterli ödenek ayırmadığı için, eğitim harcamalarının önemli bir bölümü öğrenci velilerinden bağış, kayıt parası gibi isimler altında karşılanmaya devam ediyor. Bu durum, Bakanlığın eğitime ilişkin ekonomik politikalarının başarısız olduğunun göstergesidir. Bakan Dinçer okullarımızın ihtiyaçlarının karşılanması doğrultusunda önlem almazken, okul idarecilerini soruşturmayla tehdit ederek popülist bir yaklaşım sergilemektedir.

Okullaşma Oranları Yetersizdir

Eğitimin önde gelen sorunlarından birisi olan okullaşmadaki eksiklikler, bu eğitim-öğretim yılında da giderilmemiştir. Bir ülkede okullaşma oranının eğitimin kalkınma sürecine katkısı çok büyüktür. Ancak hala eğitim sürecinde olması gereken nüfusun belli bir bölümü eğitim hakkından yeterince yararlanamamaktadır. Ülkemizde toplumsal cinsiyet açısından okullaşma oranında erkekler lehine büyük bir fark bulunmaktadır. Kız çocuklarının öğrenimine ilişkin olarak özellikle kırsal ve yoksul bölgelerde ailelerin bilinçlendirilmesi, ekonomik anlamda bu ailelere katkı sağlanması büyük önem taşımaktadır.
MEB 2011–2012 istatistiklerine göre ilköğretimde okullaşma oranı % 98,67, orta öğretimde ise %67,37’dir. İlköğretimde kız çocuklarının okullaşma oranı % 98.56, erkek çocuklarının % 98.77’dir. Ortaöğretimdeki okullaşma oranlarına baktığımızda kız çocukları için % 66.14, erkek çocukları için % 68.53 olduğunu ve cinsiyete göre farkın büyüdüğünü görüyoruz.
Bu oranlar çağdaş ülkelerin oldukça altındadır. Ortaöğretimde, özellikle mesleki ve teknik ortaöğretimde okullaşma oranı son derece yetersizdir.

Derslik ve Öğretmen Açığı Giderek Büyümektedir.

Ülkemizde derslik başına düşen öğrenci sayılarına baktığımızda tüm kademelerde büyük değişikliklere gidilmesinin gerekliliği ortaya çıkmaktadır. 2011-2012 verilerine göre, derslik başına ilköğretim okullarında 30 öğrenci, ortaöğretimde ise 31 öğrenci düşmektedir. Sadece İstanbul’da derslik başına ortalama öğrenci sayısı ilköğretimde 44, orta öğretimde ise 38’dir. Bölgesel olarak baktığımızda ise Güneydoğu Anadolu’da derslik başına düşen öğrenci sayısı Türkiye ortalamasının üzerindedir.
OECD ülkelerinde derslik başına 22 öğrenci düşmektedir. Bu sayıların hem ilden ile, hem de okuldan okula ciddi farklılıklar göstermesi, eğitimin niteliğini düşürmektedir.
Aynı şekilde 2012 yılındaki öğretmen sayıları da büyük ölçüde yetersizdir. Okulöncesi eğitimde 55 bin 883, ilköğretimde 515 bin 852, ortaöğretimde ise 235 bin 814 öğretmen bulunmaktadır.
Bakanlık 2011–2012 eğitim-öğretim yılında 50 bin 150 ücretli öğretmen görevlendirmesi yapmıştır. Ancak Bakanlığın kendi rakamlarıyla halen 111 bin 529 öğretmen açığı bulunmaktadır.
Atama bekleyen öğretmenlerin sayısı 350 bin civarındayken, halen eğitim fakültelerinde 257 bin 738 öğrenci eğitimini sürdürmektedir. Ataması yapılmayan öğretmenlerin sayısı her yıl artarken, her yıl mezun olanların yarısı kadar bile öğretmen ataması yapılmaması, ataması yapılmayan öğretmenlerin sayısını birkaç yıl içinde 600 binlere çıkaracaktır.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın öğretmen istihdamı konusunda benimsediği politika, öğretmen yetiştirmeden atama sürecine kadar hiçbir planlamanın olmadığını göstermektedir.
Öte yandan, her yıl yaklaşık 1 milyon 400 bin çocuğumuz okula başlamaktadır. Çocukların ilköğretime beş yaşında başlamasıyla birlikte bu sayı ikiye katlanacaktır. Aynı sayı giderek üst sınıflara yansıyacaktır. Bu durumun birçok sorun yaratacağı ve eğitimin niteliğini de düşüreceği açıktır.
Dinçer’in “160 bin dersliğe ihtiyacımız vardı. Bu ihtiyacımız 173 bine çıktı” şeklindeki açıklaması da durumun vahametini göstermektedir.

Müfredat Programlarımızın Bir Parçası Olan Ulusal Bayramların Kutlanması Yasaklanmıştır
Müfredat programlarımızın genel amaçları içerisinde yer alan ve ulusal birliğimizin simgesi olan ulusal bayramlarımız, ya yasaklanmış ya da içeriği boşaltılıp başka günlerle perdelenmiştir. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, Kutlu Doğum Haftası’yla perdelenmiş, Van depremi bahane edilerek en büyük ulusal bayramımız olan Cumhuriyet Bayramı kutlamaları iptal edilmiştir. Yine Atatürk’ün “benim doğum günümdür” dediği 19 Mayıs kutlamaları bakanlık genelgesiyle yasaklanmıştır. Ulusal bayramlar yasaklanırken cemaatlerin organize ettiği etkinlikler haftalık şölenlere dönüştürülmektedir.
Ulusal bayramlardan sonra Büyük Önder Atatürk ve Ulusal Kurtuluş Savaşına katkı sunan kahramanların isimleri devlet okullarından bilinçli olarak silinmektedir. En ilginç örneği ise Konya merkezdeki Gazi Lisesi’nin adının daha önce Konya Lisesi olarak değiştirilmesi, şimdi de Mareşal Mustafa Kemal İlköğretim Okulu’nun imam hatip lisesine dönüştürülmesi çabalarıdır.

Öğretmen İtibarsızlaştırılıyor

2011-2012 Eğitim-Öğretim yılı öğretmenlerimizin itibarsızlaştırılmaya çalışıldığı, mesleki onurlarıyla oynandığı bir yıl olmuştur.
Öğretmenlerimizin toplumsal statülerini hızla kaybettiği bir sürecin arkasından kurulan 61. hükümetin Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer’in ilk açıklaması “Öğretmenler üç ay tatil yapıyor” şeklinde olmuştur. Bunu Başbakan’ın “Bir öğretmenin en düşük olanı 1624 lira alıyor. Haftada 15 saat karşılığı alıyor. Peki, düz bir memur ne kadar çalışıyor? 40 saat. Bir de tatili var. Yılda iki ay. Düz memurun tatili 20 gün. Bu haksızlık değil mi?” şeklindeki açıklaması izlemiştir. Yüz binlerce öğretmen paragöz, az çalışıp çok kazanan konumuna düşürülmeye çalışılmış, diğer kamu çalışanları öğretmenlere karşı kışkırtılmıştır.
Cumhuriyetin ilk yıllarında ekonomik ve sosyal statüsü en üst sıralarda olan eğitim çalışanları, AKP iktidarı döneminde açlık sınırına yakın bir ücrete mahkum edilmiştir. Açlık sınırı Nisan 2012’de 1298 TL olarak açıklanırken, bugün eğitim çalışanları ortalama 1600 TL almaktadır. Eğitim çalışanlarının ücretlerini iyileştirmekle yükümlü olan siyasal iktidarın Başbakan’ı ise öğretmenlerin aldığı ücretin fazlalığından, çalışma saatlerinin de azlığından şikâyet etmektedir.
Öte yandan AKP Hükümeti’nin “Eşit işe eşit ücret” adıyla çıkardığı 666 sayılı KHK ile daha çok üst düzey yöneticilere ek ödeme verilirken, öğretmen ve diğer eğitim-bilim çalışanları yok sayılmış; kamu çalışanları arasında açıkça ayrımcılık yapılmıştır. Öğretmenlerimizin yaşam koşulları, yapılan bu düzenlemelerle diğer kamu çalışanlarının gerisinde kalmıştır.
Yine okullarımıza yeteri kadar rehber öğretmen atamasının yapılmaması, şiddeti önleyecek rehberlik hizmetlerinin verilmemesi, öğretmenlerin nöbet görevlerinin sağlıklı düzenlenmemesi, muhbirliği teşvik eden Alo 147 hattı uygulaması, öğretmenlik mesleğini itibarsızlaştırmış ve öğretmene yönelik şiddeti arttırmıştır.

Öğretmen Üzerindeki Baskı ve Yük Artmaktadır

652 sayılı KHK’nin ucu açık maddelerine dayanarak öğretmeni zorunlu rotasyona tabi tutmak isteyen Bakanlık bu durumu, öğretmenlere karşı tehdit unsuru olarak kullanmaktadır. “Öğretmen az çalıştığından az maaş alıyor.” diyen Ömer Dinçer’in bakanlığı, kamuoyunda fişleme olarak tartışılan ADEY, Performans Kriterleri, RİDEF gibi uygulamalarla öğretmenin iş yükünü yeni angaryalarla artırmayı da ihmal etmemiştir. Yine ortaöğretimdeki liseleri dönüştürme uygulaması sonucunda, lisede görev yapan birçok öğretmenimiz norm fazlası durumuna düşürülmüştür.
OECD ülkelerinde öğretmenlerin ortalama çalışma süresi 1652 saat iken, Sayın Bakanın ve Sayın Başbakan’ın en az çalışan ve en çok tatil yapan (!) meslek grubu diyerek aşağıladığı öğretmenlerimiz ortalama 1832 saat ile öğretmenlerin en fazla çalıştığı ülkedir.
Kamu çalışanlarına 2012 yılı için yüzde 4+4’lük sadaka zammını layık gören bu hükümetin; cumhuriyetin tasfiye sürecinde, Atatürk’ün yeni nesli emanet ettiği, cumhuriyeti korumakla görevlendirdiği öğretmeni hedef alması tesadüf değildir.

Özür Grubu Atamalarında Adaletli Davranılmamıştır

Milli Eğitim Bakanlığı, 652 sayılı KHK ile özür grubuna bağlı yer değişikliklerini yılda bir kez olmak üzere sadece Ağustos ayına almış, ardından itirazlar sonucunda bu yıla özgü olarak Ocak ayında özür grubu atamalarını yapmıştır. Ancak bu konuda da bakanlık ayrımcılık yapmış, özür grubu atamalarında yalnızca eş durumu mağdurlarını dikkate alarak, sağlık ve öğrenim özrünü yok saymıştır. Özür grupları arasında yapılan bu ayrımcılık akla, vicdana ve hukuka aykırıdır.

İl İçi ve İller Arası Yer Değiştirme İsteyen Öğretmenler Unutulmuştur

Milli Eğitim Bakanlığı’nın Öğretmen Atama ve Yer Değiştirme Yönetmeliği’ne göre, il içi ve iller arası yer değiştirme isteğinde bulunacak öğretmenlerin başvurularıyla ilgili Mayıs ayı içinde duyuru yapması gerekiyordu. Ancak tarihinin epeyce geçmesine karşın Bakanlık konuyla ilgili herhangi bir açıklama ve duyuru yayınlanmamıştır.
Yaşanan belirsizlik, il içi ve il dışı yer değiştirmek isteyen, planlarını da buna göre yapan öğretmenlerimizi mağdur etmiştir.

Eğitim Hızla Özelleştirilmektedir

AKP iktidarı okulları satarak başlattığı özelleştirme programına zamanla sözleşmeli öğretmen uygulamasıyla devam etmişti. 652 sayılı KHK de ise Milli Eğitim Bakanlığı okulları 49 yıllığına kiraya verebilecektir. Yine öğretmen ücretlerinin performans kriterlerine göre belirleneceği ifade edilerek, sözleşmeli öğretmen uygulaması yeniden başlatılmak istenmektedir. Bakanlığı adeta özel şirkete dönüştürmek isteyen Ömer Dinçer, Personel Genel Müdürlüğü’nün adını da ancak özel şirketlerde karşılığı olan İnsan Kaynakları Genel Müdürlüğü’ne dönüştürmüştür. Yine üst düzey milli eğitim bürokratlarını sözleşmeli hale getirerek ultra yandaş uygulamasını başlatmıştır.

Talim Terbiye Kurulu Yol Geçen Hanına Dönmüştür

Cumhuriyetten bu tarafa milli eğitime yön veren, milli eğitimle ilgili programların oluşturulması, yayınların, ders kitaplarının incelenip değerlendirilmesi konularında etkin olan Talim Terbiye Kurulu, kadrolaşma hareketiyle milli eğitimi özelleştirme ve dinselleştirme aracı haline getirilmiştir.
Bugün devletin okullarda dağıttığı kitaplar politik amaçlara hizmet eder hale gelmiştir. İçerik yönünden yetersiz, bilimsel olmaktan uzak ve yandaş firmalara hazırlatılan kitaplar, öğrencilere en temel bilgileri bile verebilecek nitelikte değildir. Dolayısıyla öğrenciler ek kaynaklara yönelmekte, bu da ekonomik açıdan velileri sıkıntıya sokmaktadır.


Hizmetli ve Memurlar Köle Gibi Çalıştırılmaktadır

Okullarımızın önemli bir yükünü sırtlarında taşıyan hizmetli ve memurların yıllardır görev tanımları yapılmamıştır. Ortaçağ köle anlayışı ile okulun tüm angarya işlerini gerçekleştiren memur ve hizmetlilerin sorunlarına hiçbir çözüm getirilmemiştir.
Eğitim öğretim yılı başında verilen “Eğitime hazırlık ödeneği” her zaman üvey evlat muamelesi gören hizmetli ve memurlara verilmemektedir. Okullarda yeterli sayıda hizmetli ve memur olmaması nedeniyle iş yükleri oldukça fazladır. Hizmetli ve memur kadrosunda çalışanlar köle gibi günde yaklaşık 12 saat çalıştırılmalarına karşın ek ücret alamamaktadırlar.

LYS’ye Çeyrek Kala Öğrencilerimize Darbe Vuruldu

ÖSYM, üniversite giriş sınavına iki hafta kala sınav puanı hesaplamasında değişikliğe giderek yeni bir kaosun kapısını açtı.
ÖSYM’nin, ortaöğretim başarı puanını kaldırıp, öğrencinin çıplak diploma puanının 5 ile çarpılarak doğrudan ortaöğretim başarı puanına dönüştürmesi, öncelikle başarılı okullarımızdaki öğrencilerin bu okullardan ayrılmasına yol açacaktır.
Ülkemizde, ekonomik ve sosyal farklılıklardan dolayı bölge ve iller arası hatta aynı il içinde okullardaki eğitim farklılıklar göstermekte, doğal olarak da öğrencilerin ölçme ve değerlendirmelerinde ülke çapında bir standart bulunmamaktadır. Dolayısıyla bu yeni uygulama var olan eşitsizliği daha da artırmaktan öteye geçmeyecektir.
ÖSYM’nin söz konusu yeni uygulaması, devlet okullarından özel okullara ve cemaat okullarına geçişlere kapı açmaktan öte bir amaç gütmemektedir. Gençlerimizin psikolojisini düşünmeden yapılmış ve onların geleceklerine bir darbe niteliğindeki bu düzenleme AKP’nin ‘’özel okulların güçlendirilmesi hedefi’’ne hizmet niteliğindedir.

Başbakan da Bakan da Sanata karşı

Okullarımızda resim, müzik gibi sanat derslerinin haftalık ders saatleri düşürülmüştür. Bir resim ya da müzik öğretmeni maaşını hak edebilmek için 3-4 okul gezmek durumunda bırakılmaktadır. Genel anlamda sanata değer vermeyen ve sanatı eğitimden dışlayan bir anlayış egemendir. Sanat eğitimini almayarak estetik değerlerden uzak yetişen öğrencilerimiz, sanatın kazandırdığı olgunluk ve incelikten, ruhsal terbiyeden yeterince yararlanamamaktadırlar. Bu durum da okullarda şiddet ortamının doğmasına zemin hazırlamaktadır.

Sonuç:
2011-2012 Eğitim-Öğretim yılı eğitim bakımından kaybedilmiş bir yıldır. Milli Eğitim Bakanlığı, uygulamalarıyla eğitimden, bilim ve pedagoji ile ulusal değerleri kapı dışarı etmiş, adeta Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı bir birim haline getirilmiştir.
Bakanından bürokratına kadar bankacı ve iktisatçılardan oluşan Milli Eğitim Bakanlığı ticari bir kuruluş mantığıyla yönetilmektedir.
Öğretmenleri yetersiz görerek hizmet içi eğitime almak isteyen bakanlığın, öncelikle kendi görev ve sorumluluklarını gözden geçirmesi gerekmektedir.
Çocuklarımız öğrenmeye değil, sınıf geçmeye ve evlerine zayıfsız bir karne götürmeye koşullanmış durumdalar. Dolayısıyla öğrencilerin karnelerindeki kırık notlar sadece kendilerine ait değil, eğitim sistemine ve Milli Eğitim Bakanlığı’na verilmiş notlardır. Bu nedenle kırık not bulunan karnelerin tamamı Sayın Bakan Ömer Dinçer’e aittir.


Veli DEMİR
Genel Başkan

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.