1. HABERLER

  2. GÜNCEL

  3. Bilim Kadrolarına Yatırım, Geleceğe Yatırımdır
Bilim Kadrolarına Yatırım, Geleceğe Yatırımdır

Bilim Kadrolarına Yatırım, Geleceğe Yatırımdır

Bilimin insanlığın refahı ve gelişmesine etkisini inanç ve medeniyet değerlerimiz asırlar öncesinde ortaya koymuştur. Sonraki dönemlere baktığımızda, bilimin önemi 17.

A+A-

Bilimin insanlığın refahı ve gelişmesine etkisini inanç ve medeniyet değerlerimiz asırlar öncesinde ortaya koymuştur. Sonraki dönemlere baktığımızda, bilimin önemi 17. yüzyıl başlarında İngiliz düşünürü Francis Bacon tarafından dile getirilmiştir. “Bilgi güçtür” diyen Bacon’u zaman haklı çıkartmıştır.

Günümüzde pek çok ülke 1960’lı yıllardan itibaren geliştirilmeye başlanan teknoloji odaklı iktisat teorilerine uygun olarak, bilim ve teknolojiyi kalkınma modellerinin ana ekseni haline getirmiş bulunmaktadır. Bilim ve teknoloji söz konusu olduğunda, belki de ilk başta zikredilmesi gereken kurumlar, üniversitelerdir. Bu eksende inşa edilen üniversiteler, bilim yuvalarıdır, araştırma merkezleridir.

Ülkemizin ve insanımızın güçlü ve refah içinde yaşamasının anahtarı, üniversitelerin kaliteli ve prestijli bilim insanı yetiştirmesine bağlıdır. Prestijli bilim insanı ise, bilim, araştırma ve kültürün geliştiği üniversitelerde yetişebilir. Çünkü bizim yüklediğimiz anlam itibarı ile üniversiteler bilim üretim merkezleridir. Dünyanın 16 ve Avrupa’nın 6. büyük ekonomisi olarak Türkiye’nin pozisyonunu güçlendirmek için daha eğitimli insan sermayesine ve daha çok bilgi üretmeye ihtiyaç olduğu açıktır.

Milletler ve medeniyetlerarası yarışın tüm hızıyla devam ettiği günümüzde bilime, bilimin güvenilir rehberliğine her zamankinden daha çok ihtiyacımız vardır. Bir toplumun başı dik ve refah içinde yaşayabilmesi, önemli ölçüde bilim ve teknolojideki gücüne bağlıdır. Teknoloji, bilimsel bilginin uygulama alanına aktarılma aracıdır. Bilim, bilimsel zihniyet ve yeteri kadar bilgi üretimi olmadan teknolojide ve uygulama alanlarında ilerleme olmaz. Bilim üretilmeden, yeterli bilgi birikimi olmadan, sadece teknoloji ithali yoluyla, milletler arasında devam eden baş döndürücü siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel yarışı sürdürmek ve medeniyetler yarışını kazanmak şöyle dursun, mevcut durumumuzu ve yerimizi korumak bile mümkün değildir.

Gelişmiş ülkelerde üniversiteler, özerkliğe ve akademik özgürlüğe sahip “bilgi ve hizmet üreten fabrikalar” olarak tanımlanmaktadır. Gelişmemiş ülkeler de ise, üniversi ulus devletin ideolojik silahı olarak bilinir. Hâlbuki en değerli servet, en büyük zenginlik, en iyi rehber, en kuvvetli güvenlik gücü ve en iyi silah bilgidir. Bilginin önemi arttıkça yükseköğretimin önemi de artmaktadır. Uluslararası yarışta üniversitelerde üretilen bilginin kalitesi ve ekonomiye olan katkısı gittikçe belirleyici rol oynamaktadır. İşte bu yüzden, yükseköğretimi ve üniversiteyi ilgilendiren sorunlar, sadece bizde değil; gelişmiş ülkelerde de üzerinde çok düşünülen, kafa yorulan temel meselelerin başında gelmektedir.

Batılı bilim adamları, üniversitenin olmazsa olmaz üç özelliğinin olduğunu, diğer özelliklerinin değiştirilebileceğini ve gerektiğinde terk edilebileceğini belirtmişlerdir. Korunması gereken üç özellik şunlardır:

Yeni bilgi üretme görevi: Diğer kurumlardan farklı olarak üniversite, herhangi bir sorunun sorulabildiği ve herhangi bir cevabın verilebildiği bir yerdir. İşte bu, akademik özgürlüktür ve mutlaka yasayla güvence altına alınmalıdır.

Ölümsüz doğruları koruma ve yayma görevi: Üniversite artık sadece üst düzey kamu görevlilerini yetiştiren bir kurum değil, kitle eğitimi veren bir büyük kurumdur. Topluma doğruları söyleyen ve toplumun lokomotifi olan üniversitedir.

İnsanlığa hizmet görevi: Üniversite yakın çevrenin, ülkenin ve tüm insanlığın ekonomik, politik, eğitim, sağlık, sosyal ve diğer problemlerine çözüm üretmekle görevlidir.

Gelişmiş ülkeler, 1990’lı yıllarda yükseköğretim sistemlerinde reform niteliğinde önemli değişiklikler yaparak; yeni bin yılın girişimci, üretken, sanayi ile entegre olmuş, toplumun ve ekonominin lokomotifi haline gelmiş, özerk, özgür ve çağdaş üniversitelerini oluşturdu. Bu amaçla İngiltere ve İsveç 1992’de, Avusturya 2002’de yeni yükseköğretim yasaları çıkardı. Üyesi olmaya çalıştığımız Avrupa Birliği’nde ve aday ülkelerde eğitim ve yükseköğretim sistemleri sürekli yenilenmekte ve ECTS gibi üniversite müfredatında, proje hazırlama ve ölçme gibi alanlarda asgari bir uyum için çalışmalar sürdürülmektedir.

Türkiye’de ise yaklaşık son on yılda ekonomik ve dış politikadaki değişime paralel olarak, eğitim alanında da birtakım girişimler ve değişmeler olmuştur. Üniversitelerin daha demokratik ve şeffaf bir yönetime kavuşması temel arzumuzdur. Üniversitelere ayrılan kadroların artırılması gibi önemli girişimler olmasına karşın üniversitelerde öğrencilerin, akademik ve idari personelin, ayrıca bir kurum olarak üniversitelerin halen birçok sorunu bulunmaktadır. Eğitim-Bir-Sen olarak, çözüm önerilerimizi ilgili mercilere sunduk ve bunların takipçisiyiz.

Milletimizin tarihte oynadığı çok önemli roller olmuştur; gelecekte de insanlık ve dünya için oynayacağı önemli roller vardır. Çünkü bu milletin öyle bir potansiyeli var. Onun için çok güçlü bir Türkiye ortaya çıkacak. Bunun iki ayağı var: Demokrasiyi güçlendirmek ve zenginleştirmek. Bu paralelde ana hedefimiz, Türkiye’nin, eğitim seviyesi yüksek, demokratik, zengin ve üretken bir ülke haline gelmesine katkı sunmaktır. Bu da Türkiye’deki yükseköğretimin kalitesiyle alakalıdır. Yükseköğretimin ve üniversitelerimizin başarısı, ortaya koyduğu ürünler ve verimliliği ile ölçülür. Üniversitelerin veriminin temel göstergeleri şunlardır:

-Mezun ettiği öğrencilerin kalitesi, istihdam oranı ve işlerindeki başarıları,
-Dünya bilimine yapmış olduğu katkı, yani ürettiği bilgi,
-Üretilen bilginin paraya dönüştürülmesi ve pazarlanması (patent),
-Çevreye, millete ve dünya insanlığına sunduğu hizmet.

Bu maddeleri dikkate alarak üniversitelerimizin, innovativ eğitim sunma, modern araştırmalar yürütme ve birinci sınıf yayınlar üretme konuları üzerinde dikkatlice durmaları gerekir. Türkiye’de, özellikle yeni kurulmuş üniversiteler, kalite mekanizmaları tesis ederek yatırım yaparken, daha eski üniversitelerimiz de kendi mevcut sistemlerini mutlaka geliştirmelidir. Üniversitelerimizin özgürlükler ve kalite adına yaptıkları ve yapacakları her türlü demokratik girişime destek verdik ve vermeye devam edeceğiz.

İkinci bir husus ise, üniversitelerimizin “uluslararasılaştırma” meselesidir. Türkiye’deki sosyal, ekonomik ve siyasi değişimler, ülkemizi son yıllarda bölgesel güce ve küresel oyuncuya dönüştürdü. Türkiye’nin komşu ülkelerle ekonomik ilişkilerinin geliştiği, ABD, Ortadoğu, AB ve Afrika gibi ülke ve bölgelerle ticaret hacminin arttığı bir dönemdeyiz. Bu bağlamda, üniversitelerden, Türkiye’nin küresel rekabetine katkıda bulunabilecek bilgi ve yeteneğe sahip öğrenciler mezun etmeleri beklenmektedir. Dolayısıyla, eğitim sistemimizi dış dünyaya açmalıyız. Üniversitelerimizi mutlak suretle dünya ile bütünleştirmeliyiz. Bu hedefe ulaşmak için, bir taraftan öğrencilerimizi ve akademik personelimizi ülke dışına gönderirken, diğer taraftan yabancı öğrencileri ve araştırmacıları da Türkiye’ye çekmeliyiz. Halihazırda 26 bin olan yurtdışından Türkiye’yi tercih eden öğrenci sayısını gelecek beş yıl içinde en az iki katına çıkarmalıyız. Yurtdışındaki akademisyenlerimizin araştırma yapmak veya ders vermek üzere Türkiye’ye kısa ya da uzun süreli gelmelerini öngören ters beyin göçünün daha güçlü bir şekilde devam etmesini teşvik etmeliyiz. Bu doğrultuda gerek YÖK’ün gerek üniversitelerimizin her atılımını destekliyor, bilimsel çalışma ve etkinlikler aracılığıyla ortaya koyduğumuz öneri ve tekliflerle bu atılımlara katkı sunuyoruz ve sunmaya da devam edeceğiz.

Ülkemiz ve milletimiz, 19 ve özellikle 20. yüzyılı hep olağanüstü dönemlerle yaşadı. İçinde bulunduğumuz 21. yüzyıl ise, olağanüstülüklerin, elitlerin ve elitist düşüncelerin ortadan kalktığı normal bir yüzyıl olarak yaşanmaya başlamış bir şekilde yoluna devam etmektedir. Siyasetin yanı sıra ekonomide, dış politikada ve özellikle eğitim alanında, önceki dönemlerden farklı olarak her anlamda toplumsal taleplerin ve tabanın dikkate alındığı bir sürece, normalleşme sürecine girmiş bulunmaktayız.

29-30 Mart 2012 tarihinde, kamuoyunun “4+4+4 Kesintili Eğitim” olarak bildiği yasanın Meclis’te kabulü ile birlikte milli eğitim adına çok önemli tarihi bir adım atılmış oldu. Bundan önce de, kesintisiz eğitim, katsayı, Milli Güvenlik Dersi gibi olağanüstü zamanların ideolojik uygulamalarına son verildi. Meslek liselerine uygulanan katsayının kalkması çok önemli bir adım olmuştur. Fakat Milli Eğitim Bakanlığı’nda atılan bu adımların Yükseköğretim Kurulu bünyesinde ve üniversitelerde tam olarak atıldığı söylenemez. Başörtüsünde bir esneme olsa da, bu durumun konjonktürel olarak varlığını sürdürdüğü de bilinmektedir. “Toplumsal Faaliyet Birimi”nin yeni yönetim tarafından kaldırılması, özgür üniversite bağlamında demokratik yönetim adına yapılmış önemli girişimlerden biri olmuştur. Fakat 2011 tarihinde “torba yasa” olarak bilinen bir girişimle 657 sayılı Kanun’a tabi personelin sicil sistemi kaldırılmasına rağmen, 2547 sayılı Kanun’a tabi akademik personelde sicil uygulaması halen yürürlüktedir. Bu durum, anayasal olarak da eşitliğe aykırılık teşkil etmektedir. Olağanüstü dönemlerde devreye sokulan ve bir anlamda hukuk dışı “fişlemelere” de meşruiyet kazandıran bu uygulamadan, sicil kanununda yeni düzenleme yapılarak, bir an önce vazgeçilmesi gerekmektedir. Ve en önemlisi, öğretmenlerde olduğu gibi, üniversite çalışanlarının ücretlerinde ve ücret politikasında yeterli iyileştirme yapılmamış, ülkenin beyin takımı ihmal edilmiş ve talepleri sürekli ertelenmiştir.

İşte bu sorunlar nedeniyle, “Artık değişim rüzgârı YÖK’te de, üniversitelerde de essin” diyoruz. Üniversiteler, bir ülkenin değişimdeki öncüsü olması gerekirken, kamuoyunun uzun süreden beri beklediği değişimlerin ertelenmesi düşündürücüdür. YÖK’ün başlattığı, olağanüstü dönemlerin kısıtlayıcı kural ve engellerinden kurtulma girişimleri sürdürülmeli ve özellikle özlük haklarıyla ilgili talepler artık bekletilmeden bu yıl yerine getirilmelidir. Bu nedenle, yeni YÖK yönetiminden, kurumlarında görev alan akademik ve idari personelin demokratik ve hak ettiği talepler konusunda adım atmasını bekliyoruz.

Hükümetin uyguladığı düşük ücret politikasıyla üniversitelerde kaliteli elemanların çalışması zorlaşmaktadır. “Eşit işe eşit ücret” düzenlemesinde öğretim elemanları ve öğretmenler ihmal edilmiştir. Bu sebeple, hem yurtdışına hem de büyük firmalara üniversitelerden beyin göçü gerçekleşmektedir. Artık üniversiteler beyin çeken kurumlar değil, beyin kaçıran kurumlar haline gelmiştir. Bunun sonucu olarak da, son zamanlarda küresel eksende varlığını hissettiren Türkiye’nin dünya sistemi içindeki yeri konusunda üniversitenin kaliteli insan kaynağı ve potansiyeli zayıf kaldığından, bu gelişimin ne kadar istikrarlı olduğu sorunu ortaya çıkmaktadır. Üniversiteler, icatlardan ve üreten bilgiden daha çok, nakillerle yürüyen bir kurum olmayı sürdürür bir eğilim göstermektedir. Francis Bacon’un deyimiyle, “Bilgi, egemen olmak, hükmetmektir.” Sürekli olarak üniversitelerden beyin takımları ayrılacaksa, Türkiye, geleceğine nasıl hükmedecek?

YÖK’te ve üniversitelerde, Türkiye’nin yükseköğretimi adına artık 21. yüzyıl vizyonunu ve misyonunu görmek istiyoruz. Seksenli yıllardan kalma ideolojik eksenli slogan üreten, farklılıklara müsaade etmeyen, kendi değerlerine yabancı ya da başka değer ve toplumları önceleyen bir anlayış ve yaklaşımdan uzaklaşan; asıl fonksiyonu olan eğitim, araştırma ve geliştirmeye odaklı, esnek düşünebilen, demokratik ilkelerin hâkim olduğu, çatışmadan ziyade rekabetin olduğu, üniversitelerin sadece kendileriyle değil, yabancı üniversitelerle de teması olan ve rekabet edebilen yaklaşımları destekliyoruz.

Ülkemizin “demokratikleşme” sürecine önemli katkı sunacak “Toplu Sözleşme Kanunu”nun bir an önce çıkması için sorumlu sendikacılık anlayışıyla çözüm katmanlarına her zeminde gerekli baskıyı yaptık. “Toplu sözleşmeye de, toplumsal sözleşmeye de evet” sloganıyla destek verdiğimiz “Toplu Sözleşme”, 12 Eylül 2010 referandumuyla anayasal hakka dönüştü. Ve nihayet yaklaşık 2,5 milyon memur ile 1,8 milyon memur emeklisinin aylardır beklediği ‘Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu”, 4 Nisan 2012 tarihinde TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilerek, akabinde Cumhurbaşkanı tarafından onaylandı. Kanun ile memur ve memur emeklileri ilk kez toplu sözleşme hakkı kazandı.

Eğitim-Bir-Sen, eğitim hizmet kolunun yetkili sendikası olarak toplu sözleşme masasındaki yerini almıştır. Eğitim hizmet kolunda toplu sözleşme masasına taşıyacağımız talepleri kamuoyuyla paylaştık. Ancak bir hususa dikkat çekmek istiyorum. ‘Eşit işe eşit ücret’ten faydalanamayan öğretmen ve öğretim elemanlarının ek ödemelerine 314 TL maaş zammı yapılması mutlak talebimizdir.

Bu argümanlarla, 30 Nisan’da başlayan toplu sözleşme masasında, kıymetli üniversite çalışanlarımızın özlük haklarıyla ilgili taleplerimizin peşinde olacağız. Beyin takımlarının da en az kolluk kuvvetleri kadar bu ülke ve geleceği için önemli olduğunu anlatmaya ve göstermeye çalışacağız.

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.