Advert
Böyle Tevbeye Var mısın?
Mikail Miral

Böyle Tevbeye Var mısın?

Bir tevbe düşünün, hem de Allah Rasulü sav tarafından övülsün. Nasıl olur ki değil mi, hem suç işle hem de tevbe et, bir de Efendimiz sav onu övsün ve bu övgü dilden dile ta kıyamete kadar ulaşsın. Çünkü Efendimiz sav in hadisleri toplanmış, kaydedilmiş ve nesilden nesile aktarılmış, aktarılacak hem de kıyamete dek. Bu yazımızda tevbe eden iki kimsenin tevbesini konu edinecek ve onların tevbesinden nasiplenmeye çalışacağım.

Gamidiye adında bir kadın gelerek: "Ey Allah'ın Resulü, beni niye reddediyorsun. Görüyorum ki, beni de Maiz gibi geri çevirmek istiyorsun. Allah'a kasem olsun ben hamileyim de!" dedi. Hz. Peygamber (sav) "Öyle ise hayır. Sen git ve çocuğu doğurunca gel" dedi. Kadın gitti, çocuğu doğurunca, bir beze sarılmış olarak çocukla geldi. "İşte çocuk, doğurdum!" dedi. Resulullah (sav): "Git, sütten kesinceye kadar emdir, sonra gel!" buyurdu. Kadın gitti, o çocuğu sütten kesince çocukla birlikte geldi. Çocuğun elinde bir ekmek parçası vardı. "Ey Allah'ın Resulü, işte çocuk, sütten kestim, yemek de yedi" dedi. Resulullah (sav) çocuğu alıp, Müslümanlardan birine teslim etti. Sonra bir çukur kazılmasını emir buyurdu. Göğsüne kadar derinlikte bir çukur kazıldı. Bundan sonra halka taşlamalarını emretti. Herkes taşladı. Halid İbnu Velid (ra) elinde bir taş ilerledi, başına attı. Kan yüzüne fışkırmıştı, kadına küfretti. Resulullah (sav) Halid'in kadına küfrettiğini işitince: "Ey Halid ağır ol!" dedi ve ilave etti: "Nefsimi kudret elinde tutan Zat-ı Zülcelal'e kasem olsun, bu kadın öyle bir tevbe yaptı ki, şayet alış-verişte sahtekarlık yapanlar aynı tevbe ile tevbe yapsalardı, onların bile mağfiretine yeterdi." Sonra Resulullah (sav) (tekfin) emretti. Kadının üzerine namaz kıldırdı ve defnedildi." (Müslim, Hudud 22; Ebu Davud, Hudud 24, 25.)

Hadiseyi kritize ettiğimizde "zina" suçunu işlemiş ve gerçekten çok pişman olmuş bir kadının "tevbesindeki samimiyetini" ibretle görmüş oluyoruz. Olayın hararetiyle gelip de o an ki duygularıyla yapılan bir talep değil bu. Anlaşıldığına göre üzerinden en az iki buçuk, üç yıl geçen bir hadise, fakat tevbe kararlılığı hala dipdiri olan bir hadise. Hem de bir annenin yaşama için en büyük maddi sebebi olan evladının olması ve onun yaşının daha sütten yeni kesilmiş bir çağda olması ve bu haldeyken bile "tevbe de istikamet". Aman ya Rabbi, bu nasıl bir iman, nasıl bir teslimiyet. Ve tabi ki bu teslimiyetin en büyük ödülü Allah Rasulü'nün sav şehadeti yani namaz kıldırması, tevbesinin kabulüne dair beyanatı. Allah'im bize de bu teslimiyeti ve şerefi nasip et.

Bir diğer tevbe kahramanı ise Ka'b. b.Malik ra'ın tevbesi.

Ukayl, İbni Şihalp-ı Zührî'nin Abdurrahman b. Abdullah b. Kâ'b b. Mâlik'ten nakline göre, babası Abdullah b. Ka'b şöyle demiş: Babam Ka'b' Peygamberden geri kalıp Tebüğe gitmediği zamanki hadisesini şöyle anlatırken duydum:

- Ben Tebûk gazvesi dışında Peygamberin yapmış olduğu hiçbir gazada Resûlullah'tan geri kalmış değildim. Ancak ben Bedir savaşına da katılmamıştım. Allah (c.c.) Bedire katılmayan kimseleri hiç ayıp­lamamıştı. Zira Resûlullah Bedire harb için değil, Kureyş kervanını yakalamak için gitmiş Allah (c.c.)'de onlarla düşmanlarını hiçbir ran­devu olmadan karşılaştırmıştı. Ben, Resûlullah (s.a.v) ile Akabe gece­sinde (biatta) bulunmuştum. Her ne kadar Bedir, insanlara göre Akabe Biatı'ndan daha meşhur ise de bana göre Bedir'de bulunmak Akabe'de biatta bulunmaktan daha üstün değildi.
Tebûk seferinde benim Peygamberden geri kalma hadisem şudur: Ben, bu yolculuğa çıkılırken geri kaldığım zaman, ne kuvvetim ne de imkânım vardıki vaziyetim böyleydi. Vallahi bu seferden daha önce hiçbir zaman iki tane binek devem olmamış idi, ama bu seferde iki de­vem vardı.

-Resûlullah (s.a.v) bir sefere çıkarken, gittiği yeri, başka bir yere gidecekmiş gibi yaparak gizlerdi. Bu kere, çok sıcak bir mevsimde bu sefer için yola çıkıp, uzak ve ıssız bir yolu, çok kalabalık bir düşmanı göğüslemek gelip çatınca, sefer ihtiyaçlarını hazırlayabilmelerini sağ­lamak için Nebi (s.a.v) Müslümanlara vaziyeti açık açık bildirdi. Git­mek istediği yönü açıkladı. Resûlullah (s.a.v)'Ie beraber yola çıkan Müslümanların sayısı bir divan kâtibinin kitabına sığmayacak kadar çoktu. Kâ'b (r.a.) devamla der ki:

(Adam çokluğundan dolayı) ortalıktan kaybolmak isteyen bir kim­se, kendi hakkında vahiy gelmedikçe bu iş gizli kalacak sanardı. Resûlullah (s.a.v) bu yolculuğa meyvelerin olgunlaştığı, gölgenin gü­zelleştiği bir mevsimde sefer yapıyordu. Bende bu yolculuğa çıkmak istiyordum. Resûlullah (s.a.v) ve Müslümanlar yol hazırlığına başladı. Bende onlarla beraber hazırlanayım diye erkenden gidiyordum, ama hiçbir şey yapmadan geri dönüyor ve kendi kendime; "İstediğim her zaman hazırlanacak gücüm var."diyordum. Benim halim böyle sürüp giderken insanlar ciddi biçimde hazırlığa girmişlerdi. Resûlullah (s.a.v) bir sabah erkenden yola çıktı. Müslümanlarda onunla beraberdi. Ben ise hazırlığımdan henüz hiçbir şey yapamamış idim. "Resûlullah (s.a.v)'den bir iki gün sonra yola çıksam bile yolda ona ulaşırım" diyordum. Onlar yola çıktıktan sonra yine hazırlanayım diye çarşıya çıktımsa da hiçbir şey yapmadan geri döndüm. Ertesi gün bir daha gidip yine hiçbir şey yapamadan geri döndüm. Ben mütemadi­yen böyle gidip boş geri gelirken, gaziler hızla geçip gitmişlerdi. He­men yola çıkıp onlara yetişeyim diye içimden geçirdimse de -keşke böyle yapaydım- bu da benim için mukadder olmadı. İnsanların arasına çıktığımda; nifakla itham edilmiş ya da takati kesiklerden, Allah'ın gitmeme mazeretini kabul ettiği kimselerden başka Medine'de kalan birini görememek beni çok üzüyordu. Resûlullah (s.a.v) Tebûk şehrine varana kadar beni anmamış, orada in­sanların içinde otururken, "Kâb bin Mâlik ne yaptı?" diye sormuş. Se­leme oğullarından adamın biri: "Yâ Resûlallah! Onu -süslü-elbiseleri ile omuzlarına -kendini beğenerek- bakması yoldan alakoydu." demiş. Bunu duyan Muaz b. Cebel de: "sen ne kötü bir karar verdin! Vallahi Yâ Resûlallah biz Kâ'b hakkında hayırdan başka birşey bilmiyoruz" demiş.

Resûlullah (s.a.v)'in Tebükten geri gelmekte olduğu haberi bana ulaşınca tasam başımda toplandı. Söyleyecek yalan şeyler hazırlamaya başladım ve "Yarın Peygamerin öfkesinden ne ile kurtulabilirim? diye düşünüp ailemden, akıllı olanların görüşlerinden faydalanmalıyım" dedim. "Resûlullah (s.a.v) Medine'ye ayak basmak üzeredir" denilince bendeki batıl düşünceler dağılıp gitti ve anladım ki, ben bu öfkeden, içinde yalan bulunan bir şeyle asla kurtulamam. O vakit ona doğruyu söylemeye karar verdim. Resûlullah (s.a.v) bir sabah Medine'ye teşrif etti. Peygamber Efendimiz, ne zaman bir seferden dönse işe önce mescidden başlar, ora­da iki rekat namaz kılıp, sonra insanları dinlemek üzere otururdu. Bu kere de böyle yapınca, sefer kaçağı kimseler gelip ona mazeret bildirmeye ve yemin etmeye başladılar. Bunlar seksen kişi kadardı. Resûlullah onların bu dış mazeretlerini kabul edip biatlarını aldı. On­lar için istiğfar ediverip içlerinde sakladıklarını da Allah'a havale etti.

-Bende Efendimize gelip selam verdim. Bana öfkelenilen kimseye yapılan tebessüm ile gülümsedi, sonra da; "Gel!" buyurdu. Yürüyüp yanına geldim ve Önüne oturdum. Bana: Seni yoldan alıkoyan ne idi? Sen-biat suretiyle-sırtını satmamışım idin?" buyurdu. Ben: "Tabi Yâ Resuullah! Ben Vallahi senden başka, bir dünya ehlinin hu­zurunda otursaydım, onun öfkesinden bir özürle kurtulacağım kanaatindeyim. Zira ben mücadele (bilgisi ve dili) verilmiş biriyim. Lakin, Vallahi kesinlikle bilirim ki, bugün sana yalan bir sözü mazeret diye söylesem de, sen onunla benden razı olsan bile çok geçmeden Allah bana öfkelenir (bir rivayette seni bana öfkelendirir). Eğer sana doğruyu söyleyip de, sen o doğruda benim aleyhime olacak birşey bulacak ol­san bile ben, Allah'ın beni af edeceğini umarım. Vallahi benim hiçbir mazeretim yoktu. Vallahi senden geri kaldığım zamanki kadar, daha önce ne gücüm ne de zenginliğim vardı." dedim.

-Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v): "Buna gelince, kesinlikle doğru söyledi. Haydi kalk git de Al­lah'ın senin hakkında vereceği hükmü bekle" buyurdu. Seleme oğullarndan bir takım adamlar sıçrayıp peşine takıldılar ve: "Vallahi olmaz! Bundan önce senin işlediğin bir günah görmedik. Sen, şu se­fere gidemeyeceklerin mazreti gibi bir mazeretini Peygamber'e arz etmekte aciz mi oldun. Peygamberin senin için yapıvereceği bir istiğ­far, senin günahını karşılamaya kâfi idi." demeye başladılar. Vallahi onlar bana böyle sözlerle sitem etmeye öyle devam ettiler ki, dönüp kendi sözlerimi yalanlamak bile istedim. Sonra onlara, "bu konuda be­nimle beraber bu hale düşen oldumu? "dedim. Onlarda:

-İki kişi, senin dediğin gibi söylediler, onlara da sana verilen karar gibi söylendi dediler. Ben:
- Onlar kimler? deyince, onlarda:
- Nürara b. Er-Rabî1 el-Amrî ile Hilal b. Ümeyye El-Vakıfî'dir, di­yerek, Bedir harbine katılmış iki salih insanı bana bildirdiler. O ikisi tam örnek insanlardı. Onların adını söylediklerinde ben de geri dön­mekten vazgeçip yoluma devam ettim.
Resul Ekrem (s.a.v)-daha sonra- kendisinden geri kalanlar arasın­dan sadece bu üçü olan bizimle konuşmaktan insanları men etti. Bu­nun üzerine insanlar bizden sakınıp bize karşı tavırlarını değiştirir ol­dular. Bu şekilde elli gün durduk. İki arkadaşım ise çekilip evlerinde ağlayarak oturmaya başladılar. Ben üçünün en genç ve en sağlam ola­nıydım. Evimden çıkıp Müslümanlarla beraber namaza geliyorum, çarşıda dolaşıyorum ama benimle kimse konuşmuyordu. Namazdan sonra Resûlullah (s.a.v)'in meclisine selam veriyor ve kendi kendime, "acaba selamı almak için dudaklarını kıpırdattı mı, kıpırdatmadı mı?" diyorum, sonra namaza durup gizlice ona bakardım. Namaz için kal­kıp yöneldiğimde bana baktı. Ben ondan tarafa dönünce yüzünü ben­den çevirdi. Artık Müslümanların bana karşı uyguladığı bu cefa uzayıp gidince, bende gidip Ebû Katade'nin duvarından atladım. O benim amca oğ­lum olup benim insanlar arasında en sevdiğim kişiydi. Ona selam ver­dim, Vallahi selamımı almadı. Ben, "Yâ Ebû Katâde! Sana soruyorum Allah aşkına sen benim Allah'ı ve Peygamberini sevdiğimi bilmiyor musun?" dedim. Sustu. Ben sözümü tekrar ederek ant verdim, yine ce­vap vermedi. Sözümü üçünü defa tekrar edip ant verdim, bu kere, "Al­lah ve Resulü bilir!" dedi. Gözlerimden yaşlar boşandı, geriye dönüp duvardan atlayıp gittim.

Kâ'b der ki: Medine çarşısında gezindiğim bir sırada, Medine'ye yiyecek şeyler getirip satan Şam nebti (milleti)lerinden bir nebtî, "Ba­na Ka'b b. Mâlik'i kim gösterecek?" diye sesleniyordu, insanlar bana işaret etmeye başladı. O da bana gelip Gassân kiralından getirdiği bir mektubu verdi. Ben okuyup yazma bilen biri idim. Mektuba bakınca şunların yazılı olduğunu gördüm:

"Emma Ba'dü: Senin Peygamberinin sana cefa ettiği haberi bana ulaşmış bulunuyor. Allah seni horlanıp zayi olacağın bir yerde yarat­mamıştır. Bize katıl sana layıkıyla muamele ederiz" kendi kendime, buda başka bir bela, deyip yanan tandıra varıp mektubu orada yaktım. Bu elli günlük ızdırabın kırkıncı günü dolunca bir de Nebi (s.a.v) E-fendimizin elçisi bana geldi ve; "Resûlullah (s.a.v) sana ailenden uzak durmanı emrediyor" dedi. "Onu boşayacak mıyım yoksa ne yapa­cağım?" dedim. O da, "Hayır boşamıyacaksın sadece ondan uzak durup ona yaklaşmıyacaksın?" dedi. Meğer aynı haberi iki arkadaşıma da yollamış. Ben eşime: "Allah bu konuda bir hüküm bildirene kadar haydi sen ailene git ve onlarda kal!" dedim.

Hilal b. Ümeyye'nin eşi Peygamber'e gelmiş ve, "Yâ Resûlallah! Hilal, hizmetçisi bulunmayan yaşlı, takadi tükenmiş biridir. Benim ona hizmet etmemi istemez misin?" demiş. Nebi (s.a.v) de: "Hayır, Ona hizmet edebilirsin, ama o sana yaklaşmıyacak" buyuranca kadın: "Vallahi Yâ Resûlallah, onun hiçbir şeye hareketi yok. Vallahi bu iş basma geldiğinden bu güne kadar o durmadan ağlıyor." dedi. Kâ'b der ki: Ailemden biri bana, "Sende hanımının hizmeti için Peygamberden izin alsan" dedi. Ben, "Vallahi olmaz, ben bu genç ha­limde bu konuda Ondan izin isteyecek olsam, bana Resûlullah (s.a.v) ne der" dedim. Bundan sonra on gün daha böyle kaldım. Böylece biz elli günü tamamlamış olduk.

Bu ellinci günün sabah namazını kıldım, ben o sıra bizim evin du­varlarından birinin üzerinde idim. İşte ben, Allah'ın bizden (Tevbe Sû-resi'nde) bahsettiği tarz ile, kendi kendime -olanca genişliğine rağmen-yeryüzü bana daralmış bir halde otururken, Sela' dağı tepesinden biri­sinin olanca sesiyle: "Yâ Ka'b b. Mâlik, müjdeee!..." diye bağırdığını duydum. Hemen secdeye kapanmışım. Artık kurtuluşun geldiğini anlamıştım. Resûlullah (s.a.v) sabah na­mazını kılınca, Allah'ın bizim tevbemizi kabul ettiğini ilan etmiş, in­sanlar da bizi müjdelemeye çıkmış ve arkadaşlarımdan tarafa bir kısmı müjdelemeye gitmiş. Biri de bana doğru atı ile gelmiş. Eşlem kabile­sinden birisi de koşa koşa Sel'a dağının tepesine çıkmıştı. Tabi ses bana attan daha çabuk ulaşmıştı. Sesini duyduğum kimse bana müjdeyi vermek için geldiğinde, onun müjdesine karşılık olarak elbiselerimi çıkarıp ona giydirdim. Vallahi o gün bu elbiselerden baş­ka elbisem yoktu. İki elbise-alt üst-ödünç alıp onları giydim ve Resûlullah (s.a.v)'in yanına hareket ettim.

İnsanlar gurup gurup beni karşılayıp, tevbemin kabulünü tebrik ediyor ve "Allah'ın tevbeni kabul edişi sana hayırlı olsun!" diyorlardı. Sonunda Mescid'e girdim. Etrafı insanlarla çevrili olarak Resûlullah (s.a.v) oturuyordu. Talha bin Ubeydullah kalkıp bana doğru koşar adımlarla gelip elimi tokaladı ve tebrik etti. Vallahi bana Muha­cirler arasında Talha'dan başka ayağa kalkan olmamıştı. Ben Talha'nın o davranışını asla unutamam. Resulü Ekrem (s.a.v) yüzleri sevinçle parlayarak: "Annenin seni doğurduğu günden beri geçirdiğin bu en hayırlı gün'ün sana müjde olsun" buyurdu. Ben de, "Yâ Resûlallah! Bu af sizin katınızdan mı, yoksa Allah tarafından mı?" diye sorunca Efendi­miz (s.a.v) : "Hayır, benden değil, Allah katındandır" buyurdu.

Resûlullah (s.a.v) herhangi bir müjde ile müjdelenince yüzü sanki bir ay parçası gibi parlamaya başlar, bizde bir müjde olduğunu yüzün­den anlardık. Huzurunda oturduğum zaman, "Yâ Resûlallah! Allah'a ve Resulüne -bu belâdan kurtuluşumun bir -sadakası olarak malımdan-mülkümden-dağıtarak sıyrılıp kurtulmamın- sadakam olsun (diye dü­şünüyorum)" dedim. Bana: "Malının bir kısmını alakoy, bu senin için daha hayırlı olur." buyurdu. Bende, "Kendim için Hayber ganimetinden verilen Hayberdeki araziyi alakoyayım dedikten (sonra) tekrar: Yâ Resûlallah! Allah beni -bu beladan- sadece doğruluk sebebiyle kurtardı. Hayatta kaldıkça doğru sözden başka söz kullanmamak be­nîm tevbemin gereklerinden biri olacaktır." dedim. Vallahi, Müslü­manlardan Allah'ın kendisini "doğru söz" hususunda imtihan ettiği Müslümanlardan benim imtihanımdan daha güzel netice alan hiçbir kimse tanımadım. Resûlullah (s.a.v.) Efendimize bu sözümü arzettikten sonra -bu günüme kadar- asla yalan söylemeye yeltenmedim. Hayatımın geri kaİan kısmında da Allah'ımın beni koruyacağını ümid ediyorum.

Allah (c.c.) -bu bizim meselemizde- Peygamberine: "Allah (c.c.) Nebisi-Muhacirler ve Ensar üzerine tevbe etmele­rini nasib etti" ayetini ve sadıklarla beraber olsun" kısmına kadar indirdi. Vallahi, bana göre, beni İslâm'a ulaştırma hidayeti dışında, Allah'ın bana verdiği nimetler arasında hiçbir nimet, o gün Resûlullah'a doğru­yu söyleyip, onu aldatmaya kalkmamam ve bu yüzden, "ona yalan söy­leyenlerin helak olduğu gibi" helak olmamamdan daha büyük değildir. Çünkü Allah (c.c.) Vahiy inerken Peygamberce yalan söyleyenler hak­kında, bir insana söylenilecek en kötü sözleri söyleyerek: "Onlara vardığınız zaman, onları bırakıp gidesiniz diye size Al­lah adına yemin edeceklerdir. Artık siz onlardan yüz çevirip gi­din. Zira onlar pisliktir. Sığınakları da, kendi elleriyle kazandık­larına karşılık olarak, Cehennemdir. Kendilerinden razı olasınız diye size yemin ederler. Eğer siz onlardan razı olacaksanız, kesin­likle Allah (c.c.) fasık topluluktan razı olmayacaktır. (Tevbe in­il 9) buyurdu.

Kâ'b der ki: Biz, şu üç kişi var ya, işte bizim tevbemizin kabulü şu özürlerini beyanla yemin edenlerin tevbelerini Resûlullah'ın kabul et­tiği kimselerinkinin -kabul- zamanından geri bırakılmıştı. Resûlullah (s.a.v) bizim işimizi, Allah bu konuda hükmünü bildirinceye kadar te­hir etmişti. Bu mevzuda Allah (c.c): Ve şu tevbeleri geri bırakılanlar..." diye buyurdu. Allah'ın burada bahsettiği, bizim Tebük seferinden geri kal­mamız değil, ancak Onun bizi, tevbenin kabulünde, Peygamber'e gelip diğer harp kaçakları ile mazeret bildirenlerin, Peygamberin de onların mazeretini kabul etmesinden daha sonraya bırakmasıdır. (Buhârî Meğazî 64/79 no: 4418; Müslim Tevbe 2769/3)

İşte onları takip etmek lazım. Bu sadece iki sahabinin muhteşem öyküsü. Günahlarımız ne kadar büyük ya da çok olursa olsun Rabbimizin cc mağfiretinin daha büyük olduğunu unutmadan ve hemen büyük bir pişmanlıkla mağfiret dilemeli ve kendimizi düzeltme yoluna gitmeliyiz. Ne mutlu hatasını anlayıp tevbe edenlere ve Ne mutlu tevbesinde istikamet sahibi olanlara.

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500