Site Sol Dik Reklam (DHBT)
09 Haziran 2017, Cuma 11:31 | 864 kez okundu | A+ | A-

Kutlu Doğum Haftasının Arka Planı

Kutlu Doğum Haftası etkinlikleri her zaman tartışıldı. Tartışma, “bidat mi değil mi?” “Doğru mu yanlış mı?” tartışma tarihten günümüze değişik seyirlerle devam etti, bugün de ediyor. Tartışmanın son noktası olmasını dilediğimiz bir yazı..

Kutlu Doğum Haftasının Arka Planı

Tarihten bugüne, tartışmaların odağı Kutlu Doğum Haftasının arka planı..

KUTLU DOĞUM HAFTASI İLE İLGİLİ İDDİALAR VE GERÇEKLER

Kutlu Doğum haftası etkinlikleri her zaman tartışıldı. Tartışma, “bidat mi değil mi?” “Doğru mu yanlış mı?” ile başladı, içeriği itibariyle yapılan yanlış etkinlikler bahane edilerek değişik bazı cemaatler, vakıflar, dernekler, STK’lar işi şova dönüştürdü. Hatta Kutlu Doğum Haftaları ticarete konu edilince işin seyri amacından saparak farklı mecraya ilerledi.

Ancak, Kutlu Doğum Haftasını hakettiği şekilde değerlendiren, Peygamberimiz Efendimiz Hz. Muhammed aleyhisselamı anmak, anlamak, hayata taşımak merkezli çalışmalarıyla DİYANET ve DİYANET’in örnekliğinde konuya hassasiyetle yaklaşan bazı STK’ların çalışmalarıyla bir külliyat oluştu.

Bilindiği gibi 2017 Kutlu Doğum Haftası, yapılan istişare ve değerlendirmelerle Sîret Haftasına dönüştü.

Kutlu Doğum Haftasını, tarihten bugüne gelişim seyrini, bugün ne anlam ifade ettiğini, yetkin bir kalem, Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi, Necmettin Erbakan Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi İslam Hukuku Profesörü Ahmet YAMAN, Aylık DİYANET Dergisi’nde ramazan tadında kaleme aldı.

İşte o yazı:

Ülkemizde 28 yıldır farklı etkinliklerle icra edilen Kutlu Doğum Haftası, Hz. Peygamber’i (s.a.s.) anmak, onun mesajını anlamak ve geniş kitlelere ulaştırmak amacıyla gündeme alınmış hayırlı bir hizmettir.

Bütün insanlığa gönderilmiş bir peygamber olan Hz. Muhammed’in (s.a.s.) doğumu insanlık için elbette çok önemli bir hadisedir. İlahî vahiy onunla tamamlanmış yani peygamberlik sona ermiş, hakkın ve batılın sınırları artık değişmeyecek ve değiştirilemeyecek ölçüde onunla çizilmiş, sadece insanlığa değil bütün yaratılmışlara rahmet olan bir mesajla gelmiş ve fizik-metafizik, bireysel-toplumsal, özel-kamusal, ruhi-bedeni boyutlarıyla insan ve toplum hayatının her alanını kuşatan bütüncül bir öğretiyi tebliğ ve beyan etmiştir. Bu nitelikleri haiz bir kişinin doğum gününü mübarek bir hatıra olarak idrak etmek, onu gönülden sevenlerin öteden beri yapageldiği bir iştir.

Gönüllerdeki bu idrak zamanla kurumsal bir boyut kazanmış ve miladi 972 yılından itibaren mevlid-i nebi ile ilgili resmî törenler düzenlenmeye başlamıştır. İlk defa Mısır’da resmî hüviyet kazanan bu törenlerde rebiulevvel ayının 12. gününde sabahtan başlamak üzere tatlılar dağıtılır, hatimler okunur, dualar yapılır, salavat getirilir ve hediyeler takdim edilirdi. (bk. Ahmet Özel, “Mevlid”, DİA, XXIX, 475-479.) Benzer kutlamaların daha sonra Müslüman coğrafyada yayılarak devam ettiği bilinmektedir. Nitekim Osmanlılarda da resmî törenler arasında mevlid-i şerif yani kutlu doğum önemli bir yer edinmiştir. Başlangıcını bazı kaynakların Osman Gazi’ye kadar çıkardığı mevlit kutlaması, Kanuni Sultan Süleyman döneminden itibaren saray protokolünde yer almaya başlamış ve III. Murat zamanında tam bir resmiyetle devlet töreni niteliğini kazanmıştır. Bu törenlerde minarelerde kandiller yakılmış, cami kürsülerinde özel vaazlar yapılmış, Hz. Peygamber’i anlatan naatlar-mevlitler okunmuş, dualar edilmiş topluca salavat getirilmiş ve halka şerbetler ikram edilmiştir. (Mehmet Şeker, “Mevlid: Osmanlılar’da Mevlid Törenleri”, DİA, XXIX, 479-480.)

İşte böyle tarihî ve kültürel bir geçmişi olan Hz. Peygamber’in doğum gününün kutlanması geleneği, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından ilk defa 1985 yılında “Siret Haftası” adıyla daha geniş bir çerçevede ele alınmaya başlamıştır. (bk. Diyanet Gazetesi, sy. 313, Ankara 1985; Tayyar Altıkulaç, Zorlukları Aşarken, İstanbul 2011, I, 474-7.) Daha sonra bu uygulama Türkiye Diyanet Vakfı’nın girişimi, Diyanet İşleri Başkanlığının işrafı ve ilahiyat fakültelerinin desteğiyle 1989 yılından itibaren Kutlu Doğum Haftası ismiyle ve zenginleştirilmiş bir içerikle tekrar canlandırılmıştır.

28 yıldır neredeyse bütün toplum kesimlerinin katılımıyla bir bilgilenme ve bilinçlenme şölenine dönen Kutlu Doğum etkinlikleri etrafında son zamanlarda ortaya atılan iddialar ne yazık ki hem gerçeklerle bağdaşmamakta hem de insaf sınırlarını aşmaktadır.

Bu iddialardan konjonktür itibarıyla en etkili olanı Kutlu Doğum Haftası’nın bir terör örgütüyle irtibatlandırılması ve onun bir projesi olarak takdim edilmesidir. 15 Temmuz menhus işgal, ihanet ve darbe girişiminin planlayıcısı ve uygulayıcısı olan bu terör örgütüyle Kutlu Doğum Haftası etkinliklerinin irtibatlandırılması, akıl dışı bir tasavvur olduğu gibi tarihî gerçeklere de aykırıdır. Zira Türkiye Diyanet Vakfı Mütevelli Heyeti 05 Eylül 1989 tarih ve 276 sayılı kararıyla Mevlid-i Nebevi’nin o yıldan itibaren her yıl geniş bir programla “Kutlu Doğum Haftası” adıyla ihya edilmesini kararlaştırmıştır. Söz konusu terör örgütü ise, Türkiye’deki her olumlu faaliyeti bir şekilde kullanıp kendi emellerine alet etme genel siyaseti doğrultusunda bu haftayı çalarak istismar etmiş ve 1991 yılından itibaren Ebedî Risalet Sempozyumu etkinliği başta olmak üzere değişik biçimlerde kullanmıştır. Dolayısıyla haftanın Fetö ile bir ilişkisi yoktur; aksine Diyanet İşleri Başkanlığı çevresinin kendi öz buluşudur; ama ne var ki her iyi ve hayırlı girişim gibi ağyarın istismarına maruz kalmıştır.

Kutlu Doğum Haftası ile ilgili bir diğer iddia bunun “bidat” olduğudur. Dinî bir terim olarak bidat, Hz. Peygamber’den sonra ortaya çıkan ve dinin inanç ve ibadet uygulamalarına sonradan yapılan ilave anlamına gelir. Bir uygulamanın bidat olarak nitelendirilebilmesi için o uygulamanın dinin temel yapısına ilişkin bir değiştirmeyi ya da bir eklemeyi beraberinde getirmesi gerekir. Daha açık bir ifadeyle inanç ve ibadet sahasında olması gerekir. Oysa Hz. Peygamber’in doğum gününün kutlanması ne bir inanç esasıdır ne de bir mersum ibadettir. Dolayısıyla itikadi veya taabbüdi bir konu olmadığı gibi dinin özüyle de alakalı bir husus değildir. Yukarıda beyan edildiği üzere Müslümanların gönüllerinde köklü bir yer tutan peygamber sevgisinin tezahüründen ibarettir ve toplumdan topluma, zamandan zamana değişik içeriklerle idrak edile gelmiştir. Diğer taraftan böyle bir hafta belirlenmesi, yukarıda atıf yapıldığı üzere tarihte hiç örneği olmayan nevzuhur bir ihdas da değildir.

Öyle anlaşılıyor ki, bu iki temel iddia tutmazsa diye devreye sokulan bir diğer yafta ise Kutlu Doğum Haftası’nın hicri değil de miladi takvime göre idrak edilmesidir. Bilindiği üzere 1989 yılında başlayan kutlamalar Hz. Peygamber’in doğum günü konusunda en çok benimsenen görüş olan 12 Rebiulevvel’i esas alarak hicri takvime göre mevlit kandili ile birlikte düzenlenmişti. Uygulama, takip eden beş yılda da bu hâliyle devam etmişti. Fakat mevlit kandili geriye doğru yaz aylarına tesadüf edince halka, öğrencilere ve akademiye hitap etme gücünde azalmalar oldu ve beklenen fayda sağlanamaz hâle geldi. Bu olumsuzluğu değerlendiren yetkililer önce, Rasul-i Ekrem’in (s.a.s.) genel kabule göre 12 Rebiulevvel 571 olan doğum gününün miladi karşılığı olan 20 Nisan’ı hafta başlangıcı olarak tayin etmiş daha sonra 23 Nisan Millî Egemenlik ve Çocuk Bayramı etkinlikleri ile iltibasa yol açma endişesinden dolayı da 14 Nisan’a çekmiştir.

Önemli olan Hz. Peygamber’i sireti, sünneti ve evrensel mesajıyla tanımak, tanıtmak, anlamak ve yaşamak olunca tarihin şu veya bu olmasının bir önemi yoktur. Onun hayat veren çağrısının daha fazla gönüle ve zihne ulaşabilmesi için çaba sarf etmek esastır. Hâl böyle olunca 571 yılının rebiulevvel ayının miladi karşılığı olan Nisan ayının belirlenmesi her bakımdan uygun düşmektedir.

Diğer taraftan nisan ayının belirlenmesi hicri takvime göre idrak edilen mevlit kandiline bir alternatif olarak algılanmamalıdır. Tam aksine Rasul-i Ekrem’i yoğunluklu olarak bir kere daha anmanın başka bir vesilesi bilinmeli ve sadece cami içinde değil toplumun her yerinde onunla hemhâl olmanın aracı olarak görülmelidir.

Sıraladığımız bu esaslı eleştiriler yanında diğerleri, işin ayrıntılarına yönelik başka bazı eleştiriler de bulunmaktadır. Bunlar içinde kuşkusuz dikkate alınması gerekenler vardır. Söz gelimi etkinliklerin müzikal ağırlıklı olması, israf boyutu, asılsız bilgilerin ve hurafelerin takdimi, bazı yöneticilerin işgüzarlığı, farkındalık meydana getirme adına tuhaf programlar icra etmeleri, Kur’an pastası kesilmesi ve Hz. Peygamber’in ışık ve ses gösterileriyle temessülü gibi istiskaller, buz pateni gösterileri, kadınların sema yapması, din görevlilerinden oluşan kadın korolarının herkese açık konser vermesi gibi dinî kuralların onaylamayacağı etkinliklerin yapılması, gülün kutsanması gibi aykırılıklar, tashihi gereken hususlara örnektir.

Nitekim benzer yanlışlıklar tarih boyunca da yer yer sergilenmiş ve bunlara şahit olan âlimler tarafından ikazlar yapılmış hatta sert reddiyeler yazılmıştır. Mesela VIII. yüz yıl Maliki fakihlerinden İbnü’l-Hac el-Abderi (ö. 737/1336) el-Medhal adlı eserinde mevlit kutlamaları sırasında çalgı çalınıp şarkı söylenmesi, kadın ve erkeklerin bir arada bulunması gibi dinin izin vermeyeceği uygulamaların da olduğunu anlatır ve mevlidin harama vesile kılındığını belirtir. Ömer b. Ali el-Lahmi el-Fakihani, İbn Teymiyye ve Muhammed Abduh da benzer gerekçelerle mevlit kutlamalarını eleştirmişlerdir. (bk. Ahmet Özel, “Mevlid”, DİA, XXIX, 475-479.)

Fakat bu tür mevzii kötü örnekler, esasın ıskalanması sonucuna götürmemeli; aksine ıslah ederek daha doğru biçimlerde sürdürülmesi teşvik edilmelidir. Esasen Diyanet İşleri Başkanlığı, böyle yanlışlıkların önünü almak için bir Kutlu Doğum Haftası Yönetmeliği yayımlamıştır. Başkanlık bununla Hz. Peygamber’in anılmasını, onun ruh-ı pakini muazzep etmeyecek bir yönteme kavuşturmayı amaçlamıştır.

Şu hâlde Kutlu Doğum Haftasını, milletimizin ve gönül coğrafyamızdaki Müslümanların, ümmeti olmaktan şeref duyduğu ve bundan daha büyük bir “devlet” tanımadığı Hz. Muhammed Mustafa’yı (s.a.s.) yâd ettiği, onun mesajını daha yakından tanımaya çalıştığı ve yoluna ittiba azmini artırdığı bir hafta olarak görmek daha yerinde bir tutum olacaktır. Yukarıda bir kısmına işaret edilen yanlış uygulamalarla başta Rasul-i Ekrem Efendimiz olmak üzere Müslümanları rencide etmemek de herkesin hassasiyet göstermesi gereken bir sorumluluktur.

Prof. Dr. Ahmet YAMAN
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

Kaynak: http://www.diyanetdergi.com/din-dusunce-yorum/item/1247-kutlu-dogum-haftasi-ile-ilgili-iddialar-ve-gercekler

Editör: Mihrap Haber
Yorum Yazın
CAPTCHA security code
yükleniyor

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

SON DAKİKA HABERLERİ

Anket
Diyanet İşleri Başkanı kim olmalı?

yukarı çık